Mustafa Kemal’in askerî hayatını yalnız savaşların kronolojik bir listesi olarak okumak, onun asıl farkını kaçırır.
Çünkü Trablusgarp’tan Büyük Taarruz’a kadar karşılaştığı savaş türleri birbirinden çok farklıdır:
gerilla savaşı,
amfibi çıkarma savunması,
siper savaşı,
dağ savaşı,
geri çekilme harekâtı,
mevzi savunması,
manevra savaşı,
geniş çaplı takip ve imha harekâtı.
Aynı insanın bütün bu ortamlarda başarılı olması, yalnız cesaret veya tek bir parlak savaş anıyla açıklanamaz.
Tekrarlanan bir düşünme biçimi vardır:
Durumu hızla kavra.
Kritik noktayı bul.
Zamanın değerini hesapla.
Bilgi eksik olsa bile gerekli anda sorumluluk al.
Hazır değilsen bekle.
Karar anı geldiğinde kuvveti kritik noktada yoğunlaştır.
Sonucu alıncaya kadar takip et.
Austin Bay, Mustafa Kemal’in askerî kariyerini anlatan kitabına çok iddialı bir alt başlık verir:
“Lessons in Leadership from the Greatest General of the Ottoman Empire.”
Bay’in asıl vurgusu ise “en büyük” sıfatından daha öğreticidir. Mustafa Kemal’i yalnız iyi savaşan bir subay değil; taktik, operasyonel, stratejik ve nihayet büyük strateji düzeylerinde düşünebilen bir asker-devlet adamı olarak ele alır.¹
Bu bölümün sorusu bu nedenle şudur:
Mustafa Kemal savaş meydanında nasıl düşünüyordu?
Ordunun sınırlı olduğu yerde insan örgütlemek
İtalya 1911’de Trablusgarp’a saldırdığında Osmanlı Devleti bölgeye güçlü ve düzenli bir ordu gönderemedi.
Mustafa Kemal ve başka genç Osmanlı subayları bölgeye gizlice ulaştılar.
Burada karşılarına klasik bir cephe savaşı çıkmadı.
Yerel Arap ve Berberi aşiretleriyle ilişki kurmak, onları örgütlemek, silahlandırmak ve İtalyan düzenli kuvvetlerine karşı dağınık birliklerle mücadele etmek gerekiyordu.
Mustafa Kemal özellikle Tobruk ve Derne çevresindeki harekâtta hem askerî hem siyasi becerilerini kullandı. Yerel aşiretlerin desteği olmadan savaşın sürdürülemeyeceğini görmek zorundaydı. Austin Bay bu dönemi, Mustafa Kemal’in aşiret siyaseti ile düzensiz savaş becerilerini birlikte kullanmayı öğrendiği önemli bir saha tecrübesi olarak değerlendirir.²
Burada öğrendiği ders yalnız:
“Nasıl savaşılır?”
değildi.
Aynı zamanda:
“İnsanlar ortak bir amaç etrafında nasıl örgütlenir?”
sorusuydu.
Bu deneyim birkaç yıl sonra Anadolu’da çok daha büyük ölçekte karşısına çıkacaktır.
Yenilginin öğrettikleri
1912–1913 Balkan Savaşları Osmanlı ordusu için ağır bir yıkım oldu.
Mustafa Kemal’in doğduğu Selanik kaybedildi.
Manastır kaybedildi.
Rumeli’nin büyük bölümü birkaç ay içinde elden çıktı.
Bu yalnız coğrafi kayıp değildi. Mustafa Kemal’in çocukluk ve gençlik dünyasının büyük kısmı artık başka devletlerin sınırları içindeydi.
Yıllar sonra bu yenilgiyi değerlendirirken üç temel sorun üzerinde durdu:
sürpriz,
seferberlik için yeterli zamanın bulunmaması,
iyi hazırlanmış planların eksikliği.
Onun ifadesiyle eski askerî zihniyet çökmüştü; ülkenin “gerçekten büyük bir Türk ordusuna” ihtiyacı vardı.³
Buradaki ders daha sonra Büyük Taarruz’da tersine çevrilecektir:
Sürprize uğrama → sürpriz yarat.
Hazırlıksız yakalanma → aylarca hazırlan.
Dağınık planlama → tek hedef etrafında yoğunlaş.
Başarılı komutan yalnız kazandığı savaşlardan öğrenmez.
Kaybettiği savaşları da gelecekteki zaferin malzemesine dönüştürür.
“Winning Time” — Zaman Kazanmak
Austin Bay, kitabına Çanakkale’den başlar.
Bölümün adı:
WINNING TIME
Zaman kazanmak.
25 Nisan 1915 sabahı Anzak birlikleri Arıburnu kıyılarına çıktı.
Mustafa Kemal’in 19. Tümeni ihtiyat kuvvetiydi. Çıkarmanın tam yeri ve büyüklüğü hakkında bilgi eksikti. Mustafa Kemal yaklaşık iki saat üst komutanlığından açık yönlendirme almaya çalıştı.
Sonra beklemeyi bıraktı.
57. Alay’ı yanına alarak kritik yükseltilere hareket etti.
Burada mesele yalnız düşmanı görmek değildi.
Mustafa Kemal arazinin anlamını gördü.
Conkbayırı–Sarıbayır sırtları ele geçirilirse düşman yarımadanın iç kesimlerine hâkim olabilecek; Çanakkale Boğazı’nın savunması çok daha büyük tehlikeye girecekti.
Austin Bay’in ifadesini Türkçeleştirirsek Mustafa Kemal, o sabah:
KILIÇLA DEĞİL, DÜRBÜNLE SAVAŞTI.
“Dürbün” burada gerçek dürbünün ötesinde bir metafordur.
Komutanın görevi:
şu anda ne olduğunu görmek,
birkaç saat sonra ne olacağını tahmin etmek,
ve bugünkü küçük kararın büyük sonucu nasıl değiştireceğini anlayabilmektir.
Geri Çekilen Askerlerle Karşılaşma
Birkaç dakikanın değeri
Mustafa Kemal yükseltiye çıktığında geri çekilen Osmanlı askerleriyle karşılaştı.
Cephaneleri tükenmişti.
Arkasından Avustralyalı birlikler ilerliyordu.
Mustafa Kemal geri çekilmelerini durdurdu.
Süngü taktırdı.
Askerleri yere yatırdı.
Karşıdaki birlik de bunun yeni bir savunma veya saldırı hazırlığı olduğunu düşünerek durdu.
Kısa süre sonra 57. Alay yetişti.⁴
Austin Bay’in buradaki yorumu çok önemlidir:
Osmanlı askerleri birkaç dakika satın aldı.
Bu birkaç dakika:
takviyenin yetişmesine,
savunmanın kurulmasına,
karşı taarruzun başlamasına
imkân verdi.
Zaman bazen bir askerî kaynak kadar somuttur.
Mermi biter.
İnsan azalır.
Ama birkaç dakika kazanılırsa savaşın seyri değişebilir.
İşte Bay’in “Winning Time” kavramı budur.
Mustafa Kemal daha sonra 57. Alay’a savaş tarihinin en bilinen emirlerinden birini verdi:
“Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum.”
Emrin devamındaki esas mantık daha önemlidir:
Kendi birlikleri ölünceye kadar geçecek sürede başka kuvvetlerin ve komutanların yetişmesi mümkün olacaktır.
Yine aynı kavram:
ZAMAN.
Emrin sertliği bugünden okunduğunda sarsıcıdır.
Ancak o anki askerî sorun, düşmanla kendisi arasındaki mesafe ve geriden gelen takviyenin ihtiyacı birlikte düşünüldüğünde amaç açıktır:
Birliğin görevi yalnız düşmana zarar vermek değil, zaman kazanmaktır.
Neden Bu Karar Sıra Dışıydı?
Mustafa Kemal o anda bütün bilgileri bilmiyordu.
Üstlerinden kesin bir emir almamıştı.
Sonucun nasıl gelişeceğini garanti edemezdi.
Ama kritik şeyleri biliyordu:
Düşman çıktı.
Yükseklik kritik.
Kendi kuvveti yakında.
Düşman önce ulaşırsa sonuç çok ağır olabilir.
Dolayısıyla mesele “emre itaat mi, emre karşı gelmek mi?” değildi.
Mesele:
SORUMLULUK ALMAK.
1918’de Karlsbad’da defterine yazacağı düşünce bu davranışın kendi zihnindeki karşılığı gibidir:
“Komutanların en büyük cesareti, sorumluluk almaktan korkmamaktır.”⁵
Ağustos 1915 · Anafartalar
İlk başarının tesadüf olmadığını göstermek
Çanakkale’de Mustafa Kemal’in önemi yalnız 25 Nisan’la sınırlı değildir.
Aylar sonra Müttefikler yeni ve büyük bir saldırı hazırladı.
Mustafa Kemal daha önce savunmadaki zayıf noktayı işaret etmiş, düşmanın Conkbayırı üzerinden geniş bir çevirme hareketine girişebileceğini söylemişti.
Üst komutanlık bu ihtimali yeterince ciddi görmedi.
6 Ağustos’ta saldırı tam bu bölgeden başladı.
Kriz büyüyünce Liman von Sanders, 8 Ağustos’ta Mustafa Kemal’i Anafartalar Grubu’nun, altı tümeni kapsayan büyük bir kuvvetin komutanlığına getirdi.
Mustafa Kemal süratle savunmayı düzenledi ve karşı taarruz başlattı.
10 Ağustos’taki harekâtta bizzat ön safta bulundu.
Göğsüne gelen şarapnel parçasını cebindeki saat durdurdu.
Komutaya devam etti.⁶
Edward J. Erickson bu dönemin Mustafa Kemal’i yalnız tümen komutanı olarak değil, kolordu ölçeğinde büyük kuvvetleri idare edebilen bir muharebe komutanı olarak ortaya çıkardığını vurgular.
Çanakkale’den çıktığında artık ordunun içinde tanınan bir subaydı.
Çanakkale’yi Tek Başına Kazanmadı
Burada önemli bir ayrım gerekir.
Çanakkale zaferi:
tek bir insanın eseri değildi.
Esat Paşa vardı.
Liman von Sanders vardı.
Başka Osmanlı ve Alman komutanları vardı.
Ve her şeyden önce yüz binlerce asker vardı.
Fakat Mustafa Kemal’in bazı kritik zaman ve mekânlarda aldığı kararların savaşın seyri üzerinde olağanüstü etkisi olduğu hem Türk hem yabancı askerî tarih çalışmalarında belirgindir.
Onu farklılaştıran şey:
savaşın tamamını tek başına yönetmesi değil, kritik anı diğerlerinden önce görmesi ve o anda sorumluluğu üstlenmesidir.
Tecrübeden yöntem çıkarmak
Çanakkale’den sonra Mustafa Kemal’in rütbesi ve sorumluluğu büyüdü.
Kolordu’nun komutanı oldu.
Bitlis–Muş bölgesindeki yaklaşık yüz kilometrelik cephede Rus kuvvetlerine karşı görev yaptı.
Ancak bu dönemin Halâskâr Navigatörü açısından en ilginç belgesi bir savaş değil, yedi sayfalık küçük bir talimattır.
Mustafa Kemal, subayları için:
“Taktik Meselenin Halli ve Emirlerin Suret-i Tahririne Dair Nasâyih”
niteliğinde bir kolordu emri hazırladı.⁷
İlk cümle doğrudan zihnin nasıl çalışması gerektiğini anlatır:
Bir taktik problemi çözmeden önce onu başından sonuna birkaç kez “sükûnet-i fikirle” incelemek gerekir.
Ardından:
Görev nedir?
Durum nedir?
Arazi ne söylüyor?
Düşman ne yapabilir?
Bilmediğim ne var?
soruları gelir.
Ve çok önemli bir zihinsel hareket ister:
“Zihnen düşmanın tarafına geç.”
Yani:
KENDİNİ RAKİBİN YERİNE KOY.
Düşmanı aptal varsayma.
Onun imkânlarını da düşün.
Kararını bundan sonra ver.
Artık Çanakkale’deki sezgi, yazılı yönteme dönüşmektedir.
Daha büyük ölçek, daha karmaşık savaş
Kafkas Cephesi Çanakkale’den farklıydı.
Dağlık arazi, uzun ikmal hatları, düzensiz kuvvetler, yerel aşiretlerle ilişkiler ve büyük sivil nüfus hareketleri vardı.
Mustafa Kemal yalnız düşman kuvvetlerini yönetmek zorunda değildi; yerel yöneticiler, aşiret reisleri ve sivil halkla da ilişki kurması gerekiyordu.
Kolordu’nun sorumluluk alanında Muş ve Bitlis’in yeniden ele geçirilmesinde önemli rol oynadı.⁸
Buradaki gelişim:
tümen → kolordu
ölçeğindeki değişimdir.
Artık yüzlerce metreyi değil, yüz kilometrelik cepheyi düşünmektedir.
1918 · Filistin ve Suriye
Bazen iyi komutan saldıran değil, ordusunu kurtaran komutandır
1918’de Osmanlı ordusu artık büyük ölçüde tükenmişti.
Mustafa Kemal 7. Ordu Komutanı olarak Filistin cephesine geldiğinde İngiliz General Allenby’nin kuvvetleri insan, hareketlilik ve malzeme bakımından büyük üstünlüğe sahipti.
19 Eylül’de İngiliz taarruzu başladı.
Ordu cephesinin çökmesi Mustafa Kemal’in 7. Ordusunun gerisini tehdit etti.
Bu durumda “sonuna kadar mevzide kalmak” kahramanca görünebilirdi.
Ama ordunun yok olması anlamına gelebilirdi.
Mustafa Kemal geri çekilme emri verdi.
Şam kaybedildi.
Halep’e çekildi.
Ve çok ağır koşullara rağmen elindeki kuvvetlerin önemli bölümünü Anadolu’nun kuzeyine çıkararak savaşabilir bir çekirdek kuvvet hâlinde tutmayı başardı.⁹
Edward Erickson bu geri çekilmeyi özellikle önemser.
Takip eden daha hızlı bir düşman karşısında düzenli geri çekilmenin askerlikte en zor harekâtlardan biri olduğunu ve Mustafa Kemal’in son derece zor koşullarda ordunun komuta bütünlüğünü korumayı başardığını belirtir.
Buradaki ders:
GERİ ÇEKİLME HER ZAMAN YENİLGİ DEĞİLDİR.
Bazen asıl hedef:
Bugünkü mevziyi değil, yarının savaş gücünü korumaktır.
1919 · Savaş Alanı Artık Bütün Anadolu
Mondros’tan sonra Mustafa Kemal’in karşısındaki sorun artık tek bir cephe değildi.
İşgaller vardı.
Dağıtılmış bir ordu vardı.
Yerel direniş örgütleri vardı.
İstanbul Hükûmeti vardı.
Büyük devletler vardı.
İç ayaklanmalar vardı.
Ve düzenli ordu hâline gelmemiş silahlı gruplar vardı.
Bu nedenle Millî Mücadele’nin askerî liderliği, yalnız savaş meydanı komutanlığı değildi.
Mustafa Kemal:
askeri,
meclisi,
bürokrasiyi,
yerel direnişi,
diplomasiyi,
kamuoyunu
aynı hedefe bağlamak zorundaydı.
Gawrych bu mücadelede askerî başarının yalnız Mustafa Kemal’in bireysel kararlarından doğmadığını özellikle vurgular. Kazım Karabekir, Ali Fuat, Fevzi Çakmak, İsmet İnönü ve diğer komutanların tecrübesinden yararlandı; danışma ve yetki devri sistemin önemli parçalarıydı.
Bu ileride 07 · Liderliğin İç Mimarisi’nde daha ayrıntılı ele alınacak.
Toprağı mı koruyacaksın, orduyu mu?
Temmuz 1921’de Türk ordusu Kütahya–Eskişehir muharebelerinde ağır baskı altına girdi.
Mustafa Kemal’in önünde zor bir karar vardı.
Mevcut mevzilerde direnmek siyasi açıdan daha iyi görünebilirdi.
Geri çekilmek ise:
toprak kaybı,
halkta endişe,
Meclis’te eleştiri
demekti.
Ama ordu burada imha edilirse Millî Mücadele’nin askerî gücü ortadan kalkabilirdi.
Bu nedenle orduyu Sakarya Nehri’nin doğusuna çekme kararı alındı.
Yaklaşık 30.000 asker düzenli biçimde geri çekildi.
1918’de Suriye’de gördüğümüz düşünce yeniden ortaya çıkar:
ORDUYU KORU.
Çünkü mevzi yeniden alınabilir.
İmha olmuş orduyu yeniden yaratmak çok daha zordur.
Başkomutan
Kriz Ankara’ya yaklaşmıştı.
TBMM, Mustafa Kemal’e Başkomutanlık yetkisi verdi.
Artık siyasi lider aynı zamanda ordunun doğrudan en üst komutanıydı.
7–8 Ağustos’ta yayımladığı Tekâlif-i Milliye Emirleri savaşın yalnız ordunun değil, bütün toplumun kaynaklarıyla yürütüleceğini ortaya koydu.
Giysi, yiyecek, taşıma araçları, hayvan, silah ve çeşitli malzemeler belirli esaslarla ordunun kullanımına alınmaya başladı.¹⁰
Burada savaş anlayışı değişiyordu:
Ordu tek başına savaşmıyordu.
Millet + Meclis + Ordu
aynı hedefe bağlanıyordu.
Gawrych, Mustafa Kemal’in daha sonra bu üç unsuru zafer hazırlığının temel araçları olarak gördüğünü belirtir.
Savunma çizgisi kırılırsa savaş bitmez
23 Ağustos 1921’de Sakarya Muharebesi başladı.
Yunan ordusu Ankara yönünde ilerliyordu.
Savaş günlerce sürdü.
Savunma bazı noktalarda kırılıyor, birlikler geri çekilmek zorunda kalıyordu.
Klasik anlayışta tek bir savunma hattının kırılması büyük tehlike yaratabilirdi.
Mustafa Kemal’in ünlü emri burada doğdu:
“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.”
Bu söz yalnız güzel bir ifade değildir.
Bir askerî düşünce değişikliğidir.
Bir çizgi kaybedildi diye savunma bitmez.
Birlik:
geri çekilir,
yeni yerde tutunur,
komşu birlikle bağlantı kurar,
savaşa devam eder.
Yani savaş alanı tek çizgiden geniş bir derinlik alanına dönüşür.
Bu yaklaşım aynı zamanda Mustafa Kemal’in zihinsel esnekliğinin askerî karşılığıdır:
İlk plan bozulursa amaçtan vazgeçme; yöntemi değiştir.
Sakarya zaferinden sonra TBMM, 19 Eylül 1921’de Mustafa Kemal’e:
Gazi unvanını
ve
Mareşal rütbesini
verdi.¹¹
Bundan sonra tarih sahnesindeki adı:
GAZİ MUSTAFA KEMAL
olacaktır.
Ancak askerî açıdan daha önemli soru şuydu:
Sakarya kazanıldığına göre neden hemen taarruz etmedi?
Saldırmamak da bir komuta kararıdır
Sakarya’dan sonra psikolojik üstünlük Ankara’ya geçmişti.
Toplum kesin sonuç bekliyordu.
Meclis’te taarruz talepleri vardı.
Ama Mustafa Kemal hemen saldırmadı.
Yaklaşık bir yıl boyunca ordu yeniden örgütlendi.
Eğitim yapıldı.
Silah ve cephane biriktirildi.
Komuta yapısı istikrara kavuşturuldu.
Süvari kuvveti geliştirildi.
Diplomatik ortam izlendi.
Gawrych’in değerlendirmesine göre Mustafa Kemal, diplomatik yolların tükendiğine, halkın daha fazla bekletilemeyeceğine ve ordunun yeterince eğitilip yeniden örgütlendiğine kanaat getirdikten sonra Büyük Taarruz’a karar verdi.
Bu, Atatürk liderliğinin en önemli paradokslarından biridir:
Çanakkale’de:
BEKLEME.
Büyük Taarruz öncesinde:
BEKLE.
Çünkü liderlikte doğru davranışın adı her zaman “hız” değildir.
Doğru davranış:
ZAMANI DOĞRU OKUMAKTIR.
Austin Bay + Adnan Nur Baykal
Aynı özellik: Zamanlama
Burada iki farklı liderlik çalışması aynı noktada birleşir.
Austin Bay Mustafa Kemal’in askerî liderliğini “Winning Time” kavramıyla açıklar.
Adnan Nur Baykal ise Atatürk’ün 50 liderlik özelliği arasında ayrı ayrı:
“Zaman Mevhumuna Sahip Olma”
ve
“Zamanlama Yeteneği”
başlıklarını koyar.¹²
Birinci özellik:
Zamanın değerini bil.
İkincisi:
Doğru işi doğru anda yap.
Çanakkale’de birkaç dakika kazanmak ile 1922’de bir yıl beklemek ilk bakışta zıt davranışlardır.
Aslında aynı liderlik becerisinin iki biçimidir.
Gücü her yere değil, kritik yere yığmak
1922 Ağustos’unda Türk ve Yunan ordularının toplam kuvvetleri birbirine yakın olsa da Mustafa Kemal’in planı cephe boyunca eşit güç kullanmak değildi.
Ana fikir:
düşmanı başka yerlerde tut,
asıl saldırı bölgesini gizle,
gücü Afyon’un güneyinde yoğunlaştır,
cepheyi kır,
süvariyi düşmanın arkasına gönder,
geri çekilme yollarını kes.
Türk ordusu ana saldırı bölgesinde belirgin yerel üstünlük oluşturdu.
Austin Bay bunu “sledgehammer + scythe” — balyoz ve tırpan mantığına benzetir:
Piyade ve topçu hattı kıracak.
Süvari arkaya geçerek geri çekilmeyi kesecek.¹³
Gawrych ise özellikle V. Süvari Kolordusu’nun aylarca bu görev için hazırlandığını; Büyük Taarruz planında düşmanın operasyonel derinliğine sızmasının merkezî rol oynadığını gösterir.
Bir Kişinin Planı Değildi
Büyük Taarruz’u yalnız:
“Mustafa Kemal’in kafasında oluşturduğu plan”
olarak sunmak tarihsel olarak eksik olur.
Gawrych planın birçok babası olduğunu özellikle vurgular.
Fevzi Çakmak,
İsmet İnönü,
ordu komutanları,
kolordu komutanları
ve kurmay heyetleri planın olgunlaşmasına katkıda bulundu.
Mustafa Kemal’in farkı:
her ayrıntıyı tek başına düşünmesi değil,
ortak askerî aklı kullanarak nihai sorumluluğu üstlenmesi ve planı tek hedefe bağlamasıydı.
Bu, liderlik açısından çok daha güçlü bir başarıdır.
Ankara’da çay, cephede Başkomutan
Taarruz hazırlığı büyük gizlilik içinde yürütüldü.
Birliklerin önemli bölümü gece hareketleriyle güney bölgesine kaydırıldı.
Diplomatik görüşmeler sürdürülerek Ankara’nın hâlâ barış seçeneklerini değerlendirdiği görüntüsü korundu.
Mustafa Kemal’in Ankara’daki sosyal programının devam ettiği izlenimi dahi kullanıldı.
20 Ağustos’ta Akşehir’e geçti.
25 Ağustos’ta cephe karargâhına ulaştı ve Ankara ile haberleşme kesildi.
Burada:
askerî hareket + diplomasi + bilgi yönetimi + aldatma
tek plana bağlanmıştır.
Austin Bay’in “unified action” dediği düşüncenin somut örneklerinden biridir.
26 Ağustos 1922 · Kocatepe
26 Ağustos sabaha karşı.
Mustafa Kemal,
Fevzi Çakmak,
İsmet İnönü
ve 1. Ordu Komutanı Nurettin Paşa
Kocatepe’de taarruzun başlamasını izliyordu.
Saat 05.00 civarında topçu ateşi başladı.
Ardından piyade hücumu geldi.
İlk gün tüm hedeflere ulaşılamadı.
Bu önemlidir.
Büyük Taarruz ilk saatlerinde kusursuz ilerleyen bir plan değildi.
Bazı birlikler durdu.
Bazı saldırılar başarısız oldu.
Komuta kademesi planı duruma göre değiştirmek zorunda kaldı.
27 Ağustos sabahı kritik yükseltilerin ele geçirilmesiyle Yunan savunması kırılmaya başladı.
Afyon boşaltıldı.
Türk süvarisi düşmanın arkasına ilerledi.
Artık savaşın niteliği değişmişti:
TAARRUZ → TAKİP → KUŞATMA
Başkomutan savaşın ayrıntısına geri dönüyor
30 Ağustos’taki Dumlupınar Muharebesi, daha sonra:
BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ
adıyla anılacaktır.
Mustafa Kemal savaşı daha sonra Zafertepe adı verilen alçak bir tepeden izledi ve yönetti.
Burada ilginç bir sahne vardır.
Bir tümenin topçusunun ilerleyen piyadeyi yeterince desteklemediğini fark etti.
Tümen komutanını çağırdı.
Topçuyla piyade arasındaki bağlantının sağlanmasını ve topçunun öne alınmasını emretti.¹⁴
Başkomutan artık bütün savaşın stratejik sorumlusudur.
Ama gerektiğinde hâlâ:
bir tümenin topçu–piyade koordinasyonunu
görmektedir.
Bu, onun düşünme ölçeğinin ilginç özelliğidir:
bütünü görürken ayrıntıyı kaybetmemek.
Kuşatma Tamamen Kapanmadı
30 Ağustos zaferi büyük olmasına rağmen savaş alanındaki plan kusursuz biçimde tamamlanmadı.
Türk kuvvetleri Yunan ordusunun bütününü kapatan çemberi tamamen kapatamadı.
Yaklaşık 7–8 bin kişilik bir kuvvet gece oluşan boşluktan çıkabildi.
Bu ayrıntıyı çıkarmaya gerek yok.
Tam tersine anlatıyı daha güçlü yapar.
Çünkü başarı:
“Plan kusursuz işledi.”
hikâyesinden doğmuyor.
Gerçek savaşta planlar bozulur.
Birimler yorulur.
Düşman karşı koyar.
Beklenmeyen boşluklar oluşur.
Büyük komutanlığın değeri, kusursuz plan yazmak değil:
sürtünme içinde sonucu üretmektir.
Takip
30 Ağustos akşamı artık Yunan ordusunun büyük bölümü ağır darbe almıştı.
Burada harekât durdurulabilirdi.
Mustafa Kemal ise baskının sürmesini istedi.
1 Eylül’de gelen emir:
“Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!”
9 Eylül’de Türk birlikleri İzmir’e girdi.
Bu bölüm, Mustafa Kemal’in liderlik anlayışındaki bir başka temel çizgiyi gösterir:
BAŞARIYI ERKEN İLAN ETME.
Bir cephe kırıldı diye savaş bitmez.
Düşmanın toparlanma imkânı ortadan kaldırılmalı ve siyasi hedefe ulaşılmalıdır.
“On Beşinci Gün İzmir’deyiz”
Adnan Nur Baykal’ın derlediği çarpıcı anılardan biri Büyük Taarruz öncesine aittir.
Mustafa Kemal Ankara’dan ayrılmadan önce çevresindekilere:
Taarruz haberini aldıktan sonra hesap edin; on beşinci gün İzmir’deyiz.
anlamında bir öngörüde bulunur.
İzmir’e dönüşünde aynı kişilerden bazılarını görünce:
“Bir gün yanılmışım.”
der.
Türk ordusu İzmir’e taarruzun on dördüncü gününde ulaşmıştır.¹⁵
Anekdotun değeri kehanet olmasında değildir.
Şunu gösterir:
Harekâtın temposunu zihninde önceden hesaplamaktadır.
Mesafe.
Düşmanın muhtemel çözülmesi.
Birliklerin yürüme hızı.
Takip temposu.
Ve hedef.
Hepsi zihindeki zaman çizgisinin parçalarıdır.
Zaferi açıklarken bile harita
Yıllar sonra Çanakkale’de karşısında savaşmış General William Birdwood Mustafa Kemal’e:
“Bizi nasıl yendiniz?”
diye sorar.
Mustafa Kemal kâğıt ve kalem ister.
Cepheyi kroki çizerek anlatmaya başlar.
Bir noktada neden ilerlemediklerini sorar.
Birdwood yorgunluktan söz eder.
Başka bir aşamada susuzluğu anlatır.
Mustafa Kemal’in anlatısında savaşın sonucu:
kahramanlık efsanesine değil, somut koşullara
bağlanır.¹⁶
Bu da onun askerî düşünme biçimiyle uyumludur:
harita, mesafe, arazi, zaman, insan kapasitesi.
“Zaferi Neyle Kazandınız?”
Bir başka anekdotta gazeteciler zaferden sonra:
“Zaferi neyle kazandınız?”
diye sorarlar.
Mustafa Kemal’in cevabı:
“TELGRAF TELLERİYLE.”
Bu cevap gerçek savaşın romantik görüntüsünün arkasındaki görünmez sistemi anlatır.
Komutanın bilgiye ihtiyacı vardır.
Bilgi gecikirse karar gecikir.
Karar gecikirse birlik gecikir.
Dolayısıyla:
iletişim de silahtır.
Adnan Nur Baykal bu anıyı bilgi toplama yeteneği başlığı altında kullanır.¹⁷
Austin Bay’in Dört Seviyesi
Mustafa Kemal’in askerî kariyerine Austin Bay’in çerçevesiyle bakıldığında gelişim daha net görülür.
TAKTİK
Birliklerin savaş alanındaki hareketi.
Arıburnu.
OPERASYONEL
Birden fazla büyük birliğin aynı harekât içinde yönetilmesi.
Anafartalar · 16. Kolordu.
STRATEJİK
Askerî harekâtın savaşın genel hedeflerine bağlanması.
Sakarya · Büyük Taarruz.
BÜYÜK STRATEJİ
Askerî güç + diplomasi + siyaset + ekonomi + kamuoyu.
Millî Mücadele.
Bay özellikle Mustafa Kemal’in yeteneğinin yalnız savaş alanında kalmadığını; taktikten başlayıp grand strategy düzeyine kadar uzandığını vurgular.
Bu, “iyi general” ile Mustafa Kemal arasındaki farkı anlamak için önemlidir.
Bağımsız Sayısal Bir Deneme
WAR · Wins Above Replacement
2017’de Ethan Arsht, beyzboldaki Wins Above Replacement — WAR yaklaşımını askerî tarihe uygulamayı denedi.
Temel soru:
“Bu komutanın yerine ortalama bir komutan aynı şartlarda bulunsaydı, sonuç ne kadar farklı olurdu?”
Model, binlerce muharebeden toplanan verileri kullanarak komutanın beklenenden fazla veya eksik katkısını tek sayıya dönüştürmeye çalışır.
Bu hakemli askerî tarih standardı veya kesin ‘en iyi general’ ölçüsü değildir. Veri kaynağı ve model varsayımları nedeniyle önemli sınırlılıkları vardır. Arsht da WAR’ın kusursuz olmadığını açıkça belirtir.
Halâskâr Navigatörü’nde kullanacağımız karşılaştırma:
1 · NAPOLYON
12 · MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
WAR: 3,575
Bunu:
“Atatürk bilimsel olarak dünyanın 12. en iyi generalidir.”
diye yazmayacağız.
Doğru ifade:
“Askerî muharebe sonuçlarını sabermetrik bir WAR modeliyle karşılaştıran bağımsız bir veri çalışmasında Mustafa Kemal, üst sıralarda yer almaktadır.”
Bu çalışma özellikle taktik/muharebe performansını sayısallaştırmaya çalışır.
Atatürk’ün:
devlet kuruculuğu,
diplomasi,
siyasi liderlik,
kurumsal miras
gibi çok daha geniş rolünü ölçmez.
Bunun için ileride bambaşka bir araştırmaya, Ludwig’in Political Greatness Scale’ine, döneceğiz.
05’in sonunda elimizde iki ilginç dış değerlendirme vardır.
Austin Bay nitel bir askerî biyografiyle Mustafa Kemal’i taktikten büyük stratejiye uzanan son derece nadir bir asker-devlet adamı olarak okur.
Ethan Arsht ise savaş sonuçlarını matematiksel modele sokmaya çalıştığında Mustafa Kemal’i üst sıralarda bulur.
Biri:
NEDEN BAŞARILI OLDU?
sorusunu sorar.
Diğeri:
SONUCA NE KADAR FARK KATTI?
sorusunu.
İki yöntem aynı değildir.
Ama birbirini tamamlar.
05 · GAZİ MUSTAFA KEMAL
Bu Sayfanın Sonucu
Mustafa Kemal asker doğduğunu söylemiş olabilir.
Fakat Gazi Mustafa Kemal, yalnız doğuştan gelen askerî yeteneğin ürünü değildir.
Trablusgarp ona düzensiz savaşı ve örgütlenmeyi öğretti.
Balkan yenilgisi hazırlıksızlığın bedelini öğretti.
Çanakkale kritik anı ve inisiyatifi sınadı.
Kafkasya tecrübeyi yönteme dönüştürdü.
Suriye yenilgide bile ordunun nasıl korunacağını gösterdi.
Sakarya esnek savunmayı sınadı.
Büyük Taarruz ise bütün bu tecrübeleri tek bir kesin sonuç içinde birleştirdi.
Yaklaşık yirmi yıllık askerî gelişimin çizgisi:
ÖĞREN → GÖR → HAZIRLAN → ZAMANI SEÇ → KARAR VER → YOĞUNLAŞ → UYGULA → TAKİP ET
şeklinde okunabilir.
Ve 30 Ağustos bu nedenle tek günlük bir mucize değildir.
30 AĞUSTOS, YİRMİ YILLIK ÖĞRENMENİN SIKIŞTIĞI GÜNDÜR.
Ama hikâye burada bitmez.
Bir generalin ulaşabileceği en yüksek askerî hedeflerden birine ulaşmıştır.
Önündeki yeni soru artık savaşla ilgili değildir:
Zafer kazanıldı. Peki şimdi nasıl bir ülke kurulacak?