BİR HAYATIN İÇ MİMARİSİ

Mustafa Kemal,
nasıl Atatürk oldu?

Halâskâr Navigatörü bir biyografi özeti değil; köklerden kişiliğe, kendini yetiştirmeden askerî liderliğe, zaferden kuruculuğa ve gelecek kuşaklara bırakılan sorumluluğa uzanan dokuz sayfalık bir okuma yoludur.

HALÂSKÂRKurtaran kişi.

Bu çalışmanın sonunda kavram değişir: amaç yeni bir kurtarıcı beklemek değil, sorumluluğu görebilen insan ve kurumlar üretmektir.

Word metnini indir
Mustafa Kemal Atatürk portresi
Mustafa Kemal AtatürkNavigator, ortaya çıkan liderden geriye doğru giderek onu hazırlayan kökleri, öğrenme biçimini, karar sistemini ve kurucu rolünü inceler.
Bu sürümde ne değişti?

Navigator artık 7 değil 9 sayfa. 04 · Kendini İnşa Eden Mustafa Kemal ayrı bir bölüm oldu; askerlik 05’e, kuruculuk 06’ya, liderliğin iç mimarisi 07’ye, Ludwig 08’e ve gençliğe bırakılan görev 09’a yerleşti. 02–09 sayfaları, hazırladığımız birleştirilmiş Word metnindeki ayrıntılı anlatı ve bölüm sonu kaynaklarıyla eksiksiz güncellendi.

02 · KÖKLER

Rumeli’de İki Aile Hattı: Konyarlar, Kocacık Yörükleri ve Selanik

Mustafa Kemal’in hikâyesi 1881’de Selanik’te başlamaz. Ondan önce iki ayrı aile hattı, Anadolu’dan Rumeli’ye uzanan Yörük/Türkmen göç ve iskân tarihinin içinde Selanik’e ulaşmıştır. Anne tarafında Konyarlar ve Langaza; baba tarafında Kocacık Yörükleri ve Debre-i Bâlâ vardır. Bu iki hat Selanik’te birleşir ve Mustafa’nın doğacağı aile çevresini oluşturur.¹

Bu sayfada amaç bir soy efsanesi kurmak değildir. Aile hafızasını, tanık anlatılarını ve tarih araştırmalarını yan yana getirerek Mustafa Kemal’in içine doğduğu Rumeli dünyasını anlamaktır.

Rumeli’ye Uzanan Yörük/Türkmen Hafızası

Osmanlı Devleti, Rumeli’de fethettiği bölgelerin güvenliği, üretimi ve iskânı için Anadolu’dan çok sayıda Yörük ve Türkmen topluluğunu Balkanlara yerleştirdi. Kaynaklarda Konyarlar, Selanik Yörükleri, Kocacık Yörükleri, Naldökenler ve başka yerel adlarla karşılaşılan bu gruplar, zamanla yerleştikleri bölgelere göre farklı adlar taşısalar da aynı geniş göç ve iskân tarihinin parçalarıydı.²

Mustafa Kemal’in anne ve baba ailelerinin kendi hafızalarında da “Yörük/Türkmen” kimliği güçlü biçimde korunmuştur.

Ailenin Kendi Dilinde Kimlik

Makbule Hanım, annesi Zübeyde Hanım’ın Yörük olmakla iftihar ettiğini ve ailenin Konya-Karaman çevresinden Rumeli’ye geldiğinin evde anlatıldığını aktarır. Aile hafızasındaki en kısa ve akılda kalan konuşmalardan biri de yine Makbule Hanım üzerinden gelir.³

“Yörük nedir?”

Mustafa Kemal’in cevabı:

“Yürüyen Türkler.”

Bu iki kelime bilimsel bir etimoloji tanımı değildir; ailenin kendi kökenini nasıl algıladığını gösteren bir aile hatırasıdır. Yörüklük burada yalnız bir yaşam biçimi değil, Anadolu’dan Rumeli’ye taşınmış bir kimlik hafızasıdır.

Anne Hattı · Konyarlar ve Sofuzadeler

Konya-Karaman → Sarıgöl/Kayalar → Langaza → Selanik

Zübeyde Hanım’ın ailesi kaynaklarda Sofuzade ailesi olarak geçer. Aile hattı, Konya-Karaman çevresinden Rumeli’ye geçen ve burada “Konyarlar” adıyla anılan Yörük/Türkmen topluluklarıyla ilişkilendirilir. Daha eski yerleşim hattı Vodina Sancağı’ndaki Sarıgöl, bir diğer adıyla Kayalar çevresine; oradan da Selanik yakınındaki Langaza’ya uzanır.⁴

Zübeyde Hanım’ın babası Sofuzade Feyzullah Efendi, Langaza’da arazi ve çiftlik sahibi bir kişiydi. Selanik’e yaklaşık bir saat uzaklıktaki bu tarım çevresi, Mustafa ile Makbule’nin çocukluk hatıralarında da yer alacaktır. Feyzullah Efendi’nin üçüncü eşi Ayşe Hanım’dan Hasan Ağa, Hüseyin Ağa ve tek kızları Zübeyde dünyaya geldi.⁵

Zübeyde Hanım 1857’de Langaza’da doğdu. Aile hafızasında onun köklerine ilişkin cümle son derece nettir:

“Bizim esas soyumuz Yörüktür. Buralara Konya-Karaman çevrelerinden gelmişiz.”

Bu nedenle anne hattını en yalın biçimde şöyle okuyabiliriz:

KONYA–KARAMAN → SARIGÖL/KAYALAR → LANGAZA → SELANİK

Baba Hattı · Kocacık Yörükleri

Anadolu → Kocacık → Selanik

Ali Rıza Efendi’nin ailesinin Rumeli’deki ana durağı, Manastır Vilayeti’nin Debre-i Bâlâ Sancağı’na bağlı Kocacık nahiyesidir. Bugün Kuzey Makedonya’daki Jupa bölgesinde kalan Kocacık, aile tarihi çalışmalarında Kocacık Yörükleri veya Kızıl Oğuzlar adıyla anılan Türk/Yörük topluluğuyla ilişkilendirilir.⁶

Mustafa Kemal’in baba tarafından dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi’dir. Ailede ayrıca kardeşi Kızıl Hafız Mehmet Emin Efendi ve kız kardeşleri Nimeti Hanım’ın adı geçer. “Kızıl” lakabının kızıl saç/sakal gibi fiziksel bir özellikten mi, yoksa Kızıl-Oğuz adlandırmasından mı geldiği konusunda kaynaklarda farklı açıklamalar vardır; kesin olan, lakabın aile anlatılarında nesiller boyunca kullanılmış olmasıdır.⁷

Ailenin Kocacık’tan Selanik’e yaklaşık 1830’larda geçtiği aktarılır. Ali Rıza Efendi de yaklaşık 1839’da Selanik’te doğdu. Böylece baba hattında Kocacık artık bir doğum yeri olmaktan çok, Selanikli ailenin geriye doğru izlediği Rumeli köken noktasıdır.

Kocacık Nasıl Bir Yerdi?

Mustafa Kemal’in çocukluk arkadaşı Hacı Mehmet Somer’in anlatımı, soy çizgisinden daha canlı bir sosyal tablo sunar. Somer, Kocacık halkının Türkçe konuştuğunu, Yörük olduğunu, hayvancılık ve orman/kereste işleriyle uğraştığını; yaşam ve giyim tarzlarının Anadolu’daki Türkmen topluluklarını hatırlattığını aktarır.⁸

Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü “Kocacık” yalnız soy kütüğündeki bir yer adı değildir; ailenin kültürel hafızasında dil, meslek ve Yörük yaşam biçimiyle birlikte taşınan bir Rumeli çevresidir.

Baba hattını da en yalın biçimde şöyle gösterebiliriz:

ANADOLU → KOCACIK → KIZIL HAFIZ AHMET EFENDİ → SELANİK → ALİ RIZA EFENDİ

1876 · Selanik’te Gerilim

Aile Hafızasında Siyasi Bir Kırılma

Mayıs 1876’da genç bir Bulgar Hristiyan kız Selanik’e geldi. İslamiyet’e geçmek istediği yönündeki haber, şehirde hızla büyüyen bir gerilime dönüştü. Olaylar sırasında Fransız ve Alman konsolosları öldürüldü; kriz yalnız Selanik’i değil, Osmanlı Devleti’nin Avrupa devletleriyle ilişkilerini de sarsan uluslararası bir mesele hâline geldi.⁹

Volkan ve Itzkowitz’in aktardığı aile anlatısında Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin adı da bu olaylarla ilişkilendirilir. Sonraki dönemde uzun süre Makedonya’nın dağlık bölgelerinde yaşadığı anlatılır. Bu aile hatırasını ayrıntıları kesin bir mahkeme tutanağı gibi değil, ailenin 19. yüzyıl Rumeli gerilimlerini nasıl hatırladığını gösteren bir anlatı olarak okumak gerekir.

Aynı yıl Ali Rıza Efendi’nin Selanik’te kurulan gönüllü muhafız birliğine katıldığı da aktarılır. Böylece Mustafa Kemal doğmadan beş yıl önce baba tarafı, imparatorluğun Balkanlardaki güvenlik ve siyasal gerilimlerinin doğrudan içinde görünmektedir.¹⁰

Bu olay Mustafa Kemal’in daha sonra nasıl bir insan olacağını doğrudan açıklamaz; kendisi henüz doğmamıştır. Ama doğacağı ailenin sakin ve siyasetten yalıtılmış bir çevreden değil, kimlik, devlet otoritesi, milliyetçilik ve dış müdahalenin iç içe geçtiği Rumeli dünyasından geldiğini somutlaştırır.

Selanik · İki Hattın Birleştiği Şehir

Zübeyde Hanım ile Ali Rıza Efendi yaklaşık 1870–1871’de evlendi. Böylece Langaza–Konyar hattı ile Kocacık hattı Selanik’te birleşti. Ali Rıza Efendi gümrük muhafaza teşkilatında görev yaptı; daha sonra kereste ticaretine yöneldi. Aile, Selanik’in Koca Kasım Paşa Mahallesi’nde yaşadı.¹¹

Bu evlilikten Fatma, Ahmet, Ömer, Mustafa, Makbule ve Naciye dünyaya geldi. Burada yalnız isimleri kaydedelim; çocukların kayıpları ve bu kayıpların aile atmosferi üzerindeki etkisi bir sonraki bölümün, 03 · Kişilik Gelişimi’nin konusudur.

Selanik Neden Önemliydi?

19. yüzyıl sonunun Selanik’i yalnız bir Osmanlı limanı değildi. Ticaret ağları, demiryolu, farklı diller ve dinler, Avrupa ile yoğun temas, milliyetçi örgütlenmeler ve büyük devlet rekabeti aynı şehirde buluşuyordu. Mustafa Kemal’in ileride göreceği modern okul, askerî kurum, gazete, siyaset ve çok kimlikli imparatorluk geriliminin ilk sahnesi bu şehir olacaktır.

Anne tarafındaki çiftlik çevresinin daha geleneksel Rumeli-Yörük dünyası ile Selanik’in kozmopolit, ticari ve siyasal atmosferi aynı aile hayatında yan yana bulunuyordu. Mustafa’nın çocukluğu bu iki çevre arasında şekillenecektir.

02 · KÖKLER

Bu Sayfanın Sonucu

Mustafa Kemal’in köklerinde iki ayrı Rumeli aile hattı vardır. Anne tarafında Konyarlar ve Sofuzadeler; baba tarafında Kocacık Yörükleri ve Kızıl Hafız Ahmet Efendi ailesi. İki hat da kendi aile hafızasında Anadolu’dan Rumeli’ye uzanan Yörük/Türkmen kökenini korur ve Selanik’te birleşir.

Bu kökler Mustafa Kemal’in ilerideki başarısını açıklayan biyolojik bir “soy formülü” değildir. Önemi başka yerdedir: onun doğacağı evin arkasında hareketli bir göç tarihi, güçlü bir aile kimliği ve siyasi gerilimlerle dolu bir Rumeli dünyası bulunmaktadır.

Bir sonraki sayfada artık soy çizgisini bırakıp evin içine gireceğiz. Çünkü Mustafa’nın doğduğu aile yalnız kökler taşıyan bir aile değil, aynı zamanda ağır kayıplar yaşamış bir aileydi.

03’ün sorusu şudur:

Bu aile ortamı Mustafa’nın iç dünyasının şekillenmesinde nasıl bir rol oynadı?

02 · Dipnotlar ve Kaynaklar

  1. Ali Kuzu, Selanik’ten Ankara’ya Mustafa Kemal Atatürk, aile kökenleri bölümü; Ali Güler’in soy çalışmaları ve aile/tanık anlatılarıyla birlikte.
  2. Ali Kuzu, a.g.e., Rumeli’de Konyarlar, Yörükler/Yürükler ve Kocacık Yörükleri üzerine derleme; Osmanlı Rumeli iskânı bağlamı.
  3. Makbule Atadan’ın aile kökenine ilişkin anlatıları; E. B. Şapolyo ve Ruşen Eşref Ünaydın üzerinden aktarılan aile hafızası. “Yörük nedir?” / “Yürüyen Türkler” anekdotu.
  4. Ali Kuzu, a.g.e.; Ali Güler, Atatürk’ün Soyu: Kızıl Oğuzlar (Kocacıklar) ve Konyarlar. Zübeyde Hanım’ın Sarıgöl/Kayalar–Langaza hattı.
  5. Ümit Doğan, Ana Türk: Atatürk’ün Annesi Zübeyde Hanım; Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, I. Cilt; Zübeyde Hanım’ın Sofuzade ailesi, Feyzullah Efendi ve Langaza çevresi.
  6. Ali Güler’in aile tarihi çalışmaları; Atatürk Ansiklopedisi, Ali Rıza Efendi maddesi; Kocacık–Debre-i Bâlâ hattı.
  7. Ali Kuzu ve Ali Güler çizgisindeki aile tarihi çalışmaları; Kızıl Hafız Ahmet Efendi, Kızıl Hafız Mehmet Emin Efendi ve aile lakabına ilişkin aktarımlar.
  8. Hacı Mehmet Somer’in Kocacık halkına ilişkin tanıklığı; Ali Kuzu ve aile kökeni derlemelerinde aktarılmıştır.
  9. 1876 Selanik Olayı için dönemin Osmanlı ve Avrupa kaynaklarını kullanan tarih çalışmaları; ayrıca Vamık D. Volkan & Norman Itzkowitz, Ölümsüz Atatürk / Atatürk–Anatürk, aile geçmişi bölümü.
  10. Volkan & Itzkowitz, a.g.e.; Ali Rıza Efendi’nin 1876’daki gönüllü muhafız birliğiyle ilişkisine dair aile anlatısı ve biyografik derlemeler.
  11. Atatürk Ansiklopedisi, Ali Rıza Efendi maddesi; Kara Harp Okulu resmî biyografik materyalleri; Zübeyde Hanım ve Ali Rıza Efendi’nin evliliği ve Selanik’teki aile yaşamı.
  12. Zübeyde Hanım ve Ali Rıza Efendi’nin çocukları için temel biyografik kaynaklar; çocuk ölümlerinin kronolojisindeki kaynak farklılıkları 03 · Kişilik Gelişimi bölümünde ayrıca ele alınmıştır.

03 · KIŞILIK GELIŞIMI

Matem İçindeki Aileden Bağımsız Bir Benliğe

Mustafa Kemal’in kişiliğini anlamaya çalışırken okul yıllarından önceye, çocukluğunun geçtiği eve bakmak gerekir. Bu bölümün ana kaynağı, psikiyatr Vamık D. Volkan ile Osmanlı tarihçisi Norman Itzkowitz’in 1973’te başlayıp on bir yıllık çalışmanın ardından 1984’te yayımladıkları The Immortal Atatürk: A Psychobiography adlı eseridir. Türkçede Ölümsüz Atatürk: Yaşamı ve İç Dünyası adıyla yayımlanan çalışma, Atatürk’ün yaşamındaki tarihsel olaylarla iç dünyası arasında olası ilişkiler kurar.¹

Psikobiyografi bir insanın çocukluğundan yetişkinliğine uzanan psikolojik süreklilikleri anlamaya çalışır; bu nedenle burada anlatılan ölümler, aile ilişkileri, okul tercihleri ve Atatürk’ün kendi sözleri tarihsel malzemeyi, bunlardan çıkarılan “ikame çocuk”, “erken olgunlaşma”, “onarma” ve “kurtarıcı lider” gibi kavramlar ise psikolojik yorumu oluşturur.

Bu ayrımı bir kez başta koymak yeterlidir. Bundan sonra hikâye kendi akışı içinde ilerleyecektir.

Bir Ailenin İçinde Tekrarlanan Kayıp

Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanım’ın altı çocuğu oldu:

Fatma · Ahmet · Ömer · Mustafa · Makbule · Naciye

Bu altı kardeşten yalnız Mustafa ve Makbule yetişkinlik çağına ulaşabildi.

Burada dikkat edilmesi gereken küçük fakat önemli bir tarih sorunu vardır. Çocukların tam ölüm tarihleri kaynaklarda aynı şekilde verilmez. Ölümsüz Atatürk, Mustafa’nın doğduğu aile ortamını daha önce yaşanmış çocuk kayıplarının yasını taşıyan bir aile olarak ele alır. Buna karşılık başka biyografik aktarımlarda Mustafa’nın, Ahmet ve Ömer’in 1883’te, kendisi yaklaşık iki yaşındayken öldüklerini söylediği belirtilir. Bu nedenle “Mustafa doğmadan önce üç kardeşi ölmüştü” şeklinde kesin bir cümle kurmak yerine daha güvenli olan şudur:

Mustafa’nın doğduğu ve erken çocukluğunu geçirdiği aile, art arda çocuk kayıpları yaşamış bir aileydi.²

En küçük kardeş Naciye de daha sonra, henüz çocuk yaşta ölecekti.

Dolayısıyla ölüm Mustafa’nın yaşamına sonradan giren yabancı bir olay değildi. Çocukluğunun aile hikâyesinde zaten bulunuyordu.

Ahmet’in Mezarı

Aile Hafızasında Kalan Karanlık Hikâye

Ölen kardeşler içinde Ahmet’in ölümü, aile hafızasında olağanüstü sert bir görüntüyle yaşamıştır.

Anlatıya göre küçük Ahmet denize yakın bir yere gömülmüştü. Gece yükselen deniz mezarı açmış; daha sonra çocuğun bedeninin çakallar tarafından parçalandığı anlatılmıştı.³

Bugün bu olayın bütün fiziksel ayrıntılarının gerçekten anlatıldığı biçimde gerçekleşip gerçekleşmediğini belirlemek mümkün değildir.

Fakat psikolojik açıdan daha önemli bir gerçek vardır:

Aile bu hikâyeyi unutmadı.

Yıllar sonra bile anlatılan bir çocuğun açılmış mezarı, dalgalar ve parçalanmış beden imgesi, kaybın aile belleğinde yalnız bir tarih olarak kalmadığını gösterir.

Bu nedenle Ölümsüz Atatürk Mustafa’nın çocukluğunu anlatmaya sıradan bir doğum hikâyesiyle başlamaz. İlk bölümün başlığı doğrudan şöyledir:

“Mustafa: Matem İçindeki Bir Ailenin Yeni Doğan Çocuğu.”

Bu başlık kitabın bütün psikolojik yaklaşımını özetler.

Hayatta Kalması Gereken Çocuk

Çocuk kaybının ardından dünyaya gelen veya yaşayan çocuk, bazen anne ve baba için yalnızca yeni bir çocuk olmaktan çıkar.

Psikoloji literatüründe kullanılan “ikame çocuk” —replacement child— kavramı, kaybedilen çocuğa ait umutların, beklentilerin veya duygusal yatırımın daha sonra doğan çocuğun üzerine aktarılabilmesini anlatır.

Buradaki düşünce, annenin bilinçli biçimde:

“Bu çocuk diğerlerinin yerini alacak.”

demesi değildir.

Süreç çoğunlukla bilinçdışıdır.

Çocuk, aile için normalden daha kıymetli; daha fazla korunması gereken ve kaybedilmesi daha korkutucu bir varlık hâline gelebilir.⁵

Mustafa’nın durumunda bu çerçeve özellikle Zübeyde Hanım’ın yaşadığı kayıplarla ilişkilendirilir.

Ortaya şu psikolojik olasılık çıkar:

Kayıplar → yeniden kaybetme korkusu → yaşayan oğula yoğun duygusal yatırım → “özel çocuk” konumu

Bu, Mustafa’nın ileride gerçekten olağanüstü başarılar göstereceğini önceden belirleyen mistik bir kader değildir.

Ama çocuğun kendi değeri ve gücü hakkındaki ilk duygusunun geliştiği aile ortamını anlamaya yardımcı olabilir.

“Anneyi Onaran” Çocuk

Psikobiyografinin en dikkat çekici düşüncesi bir sonraki adımda ortaya çıkar.

Mustafa yalnızca hayatta kalan çocuk değildir.

Aynı zamanda yas yaşayan annenin dünyasına yeniden canlılık getiren çocuk olarak düşünülür.

Çocuk bunu bilinçli bir görev olarak yaşamaz. Fakat küçük bir çocuk annesinin kederini, kaygısını ve kendisine yönelen yoğun ilgiyi hisseder. Annesini sevindirmek, güçlü görünmek, üzmemek ve korumak onun kendi benlik algısının parçası hâline gelebilir.

Kitabın daha sonraki psikolojik tezi burada kurulur:

KAYBI ONARMA

Çocuklukta anne ve aile çevresinde başlayan bu onarma teması, yetişkinlikte daha büyük bir alana taşınmış olabilir.

Kitabın Türkçe baskısının arka kapağında yazarların tezinin özü açık biçimde ifade edilir: “kederli ulus”, Mustafa Kemal’in iç dünyasındaki “kederli anne” imgesinin dış dünyadaki karşılığı hâline gelmiş; kişisel onarma teması zamanla ulusu kurtarma ve yeniden kurma misyonuyla birleşmiştir.

Bu düşünceyi şöyle okumak daha doğru olur:

Anne → aile → kendisi → toplum → vatan

Ölçek büyür.

Tema değişmez:

Kaybedileni geri kazanmak ve bozulmuş olanı yeniden kurmak.

Ama Bu Bir Kehanet Değildir

Burada önemli bir sınır koymak gerekir.

Zübeyde Hanım’ın Mustafa’ya hamileyken karnını okşayıp “sen ölmeyeceksin”, “bizi kurtaracaksın” veya “vatanı kurtaracaksın” dediğine ilişkin dolaşan dramatik anlatı, incelediğimiz Ölümsüz Atatürk ve Atatürk/Anatürk metinlerinde doğrulanmış bir söz olarak bulunmamaktadır.

Bu nedenle onu gerçek bir aile hatırası veya Atatürk sözü gibi kullanmayacağız.

Psikolojik tez için zaten buna ihtiyaç yoktur.

Kayıplar, annenin kederi, yaşayan oğula yönelen yoğun bağ ve Mustafa Kemal’in daha sonraki kendi anlatıları yeterince güçlü bir malzeme sunmaktadır.

Baba Tarafındaki Başka Bir Mustafa

Mustafa adının kendisiyle ilgili ailede dikkat çekici başka bir hikâye vardır.

Ali Rıza Efendi’nin çocukken Mustafa adlı küçük kardeşinin, beşiğin devrilmesi sonucu öldüğü anlatılır. Yıllar sonra Ali Rıza Efendi kendi oğluna da Mustafa adını verir.

Bu isim tercihinin nedenini kesin olarak bilmiyoruz.

Psikobiyografide, Ali Rıza Efendi’nin çocuklukta yaşadığı kardeş kaybıyla oğluna verdiği isim arasında duygusal bir bağ kurulabileceği düşünülür. Ancak bu, tarihsel olarak kanıtlanmış bir neden değil, psikolojik bir yorumdur.⁶

Aynı baba oğlunun geleceği konusunda başka bir sembolik davranışta da bulunur.

Beşiğin Başındaki Kılıç

Ali Rıza Efendi, oğlunun ileride asker olmasına yardım edeceği düşüncesiyle askerî kılıcını Mustafa’nın yatağının başına asmıştı.

Kılıç, Ali Rıza Efendi öldükten sonra da evde saklandı.

Makbule Hanım, Mustafa’nın çocukken babasının bu kılıcıyla oynadığını anlatır.⁷

Bu küçük aile ayrıntısı tek başına “çocuk asker olmaya programlandı” anlamına gelmez.

Ama Mustafa’nın çevresinde iki farklı duygusal beklenti dünyasının bulunduğunu gösteren güzel bir semboldür:

Zübeyde Hanım: Oğlumu kaybetmemeliyim.

Ali Rıza Efendi: Oğlum güçlü bir asker olsun.

Bir tarafta koruma.

Diğer tarafta güç.

Baba Kaybı

Çocukluğun İkinci Büyük Kırılması

Mustafa yaklaşık yedi yaşındayken Ali Rıza Efendi öldü.

Baba kaybı yalnız duygusal değildi.

Ailenin ekonomik düzeni de bozuldu. Zübeyde Hanım çocuklarıyla birlikte Selanik dışındaki çiftlik çevresine gitmek zorunda kaldı. Mustafa bir süre alıştığı okul ve şehir hayatından uzaklaştı. Daha sonra eğitimini sürdürmesi için yeniden Selanik’e gönderildi.⁸

Çocuğun hayatındaki önemli erkek figürlerden biri artık yoktu.

Psikobiyografik okumada bu olay, Mustafa’nın daha sonra belirginleşecek kendi kendine dayanma ve dış otoriteden bağımsızlaşma eğiliminin geliştiği ortamın parçalarından biri olarak değerlendirilir.

Fakat bunu tek bir nedene indirmek doğru olmaz.

Mustafa’nın bağımsızlığı, bundan sonraki davranışlarında da açık biçimde görülmektedir.

Akranlarından Biraz Uzak

Çocukluk anılarında Mustafa, kalabalık çocuk oyunlarına kolayca karışan bir çocuk olarak tarif edilmez.

Az sayıda arkadaşı olduğu, çoğu zaman diğer çocukların oyunlarını izlediği aktarılır.

Bir anıda çocuklar onu birdirbir oynamaya çağırırlar.

Mustafa eğilip diğer çocukların üzerinden atlamasına izin vermek istemez.

Bunun yerine:

Kendisi dik duracak, diğerleri onun üzerinden atlayacaktır.

Bu ayrıntının sonradan kahraman biyografisine eklenmiş renkli bir çocukluk anısı olması mümkündür; yine de farklı kaynaklarda anlatılan mesafeli, gururlu ve kendi kurallarını koyma eğilimiyle uyumludur.⁹

Başka bir çocukluk anlatısında, geleneksel okulda öğrencilerin dizlerinin üzerine çökerek ders yapması beklenirken Mustafa’nın buna itiraz ettiği, diğer çocukların da onu izlemesi üzerine öğretmenin kuralı gevşettiği aktarılır.¹⁰

Bu sahnelerin ortak noktası “itaatsizlik” değildir.

Daha çok:

Kendisine uygun gelmeyen düzeni olduğu gibi kabul etmeme.

“Yalnız ve Müstakil”

Mustafa Kemal’in yetişkinlik döneminde çocukluğunu anlatırken kullandığı sözler, bütün bu anılardan daha değerlidir; çünkü burada kişiliğini kendi diliyle tarif eder:

“Çocukluğumdan beri… ben yalnız ve müstakil bulunmayı daima tercih etmiş ve sürekli olarak öyle yaşamışımdır.”¹¹

Ardından başka bir özelliğini de söyler:

“Ne ana, ne kardeş, ne de yakın arkadaşımın kendi zihniyet ve telakkilerine göre bana şu ya da bu nasihatta bulunmalarına tahammülüm yoktu.”¹²

Buradaki iki sözcük, ilerideki Mustafa Kemal’i anlamak bakımından özellikle önemlidir:

YALNIZ
MÜSTAKİL

Yalnızlık burada insanlardan kaçmak değildir.

Başkalarının düşüncesine ihtiyaç duymadan kendi zihinsel alanını koruyabilmek anlamına gelir.

Bu özellik daha sonra çok farklı ölçeklerde karşımıza çıkacaktır: öğretmenin karşısında, annesinin istediği meslek seçiminde, üst komutanların görüşlerinde ve nihayet siyasi çoğunluğun başka türlü düşündüğü anlarda.

Erken Olgunlaşma

Kendi İç Gücüne Dönmek

Psikobiyografide bu bağımsızlığın açıklanması için “erken olgunlaşma” kavramından yararlanılır.

Burada kastedilen, küçük bir çocuğun gerçekten bir yetişkin gibi olması değildir.

Çocuk, dışarıdaki güven kaynaklarını yetersiz hissettiğinde kendi iç kaynaklarına normalden erken yaslanmaya başlayabilir.

Ailede kayıp vardır.

Anne kaygılıdır.

Baba erken ölmüştür.

Hayatın koşulları değişmektedir.

Bu ortamda gelişen davranış şuna dönüşebilir:

“Kendime güvenmeliyim.”

Kitap, Mustafa’nın artan kendine güveninin ilk aşamada bir tür uyum mekanizması olarak işlev görmüş olabileceğini; daha sonra gerçek yetenek ve başarılarla birleşince kişiliğinin temel özelliklerinden biri hâline geldiğini ileri sürer.¹³

Bu ayrım önemlidir.

Başlangıçta kendini korumaya yarayan özellik, ileride liderlik kapasitesine dönüşebilir.

Zübeyde Hanım’ın İkinci Evliliği

Annesini Paylaşmak

Ali Rıza Efendi’nin ölümünden sonra Zübeyde Hanım ekonomik olarak güç durumda kaldı ve daha sonra Ragıp Bey’le evlendi.

Mustafa o sırada yaklaşık on üç yaşındaydı.

Evlilik onu öfkelendirdi.

Yeni bir erkeğin, ölen babasının ardından eve girmesini kolay kabul etmedi ve bir süre evden uzaklaştı.¹⁴

Bu tepki yalnız üvey babaya yönelik sıradan ergenlik kıskançlığı olarak okunmaz.

Anneyle kurduğu yoğun bağın içinde yeni bir erkeğin ortaya çıkması da önemlidir.

Fakat Mustafa Kemal’in yetişkinlikte Ragıp Bey’e ilişkin değerlendirmesi, hikâyenin diğer yarısını gösterir: çocukken tepki gösterdiği üvey babasının kendisine kötü davranmadığını daha sonra kabul edebilmiştir.

Bu, kişiliğinin başka bir tarafını gösteren küçük fakat değerli bir ayrıntıdır:

Güçlü tepki gösterebilir; fakat daha sonra insanı veya durumu yeniden değerlendirebilir.

İleride göreceğimiz bilişsel esnekliğin erken yaşam içindeki küçük örneklerinden biri olarak okunabilir.

Kurtarıcı Benlik

Psikobiyografinin Ana Tezi

Bütün parçaları yan yana koyduğumuzda kitabın önerdiği temel psikolojik çizgi ortaya çıkar:

Kayıp → kaybetme korkusu → özel çocuk konumu → kendi iç gücüne dayanma → bağımsızlık → kontrolü ele alma → onarma

Ancak burada son derece önemli bir nokta vardır.

Bu zincir:

“Çocukken bunları yaşadı, bu yüzden Atatürk oldu.”

şeklinde basit bir neden-sonuç ilişkisi değildir.

Aynı çocukluk koşullarından milyonlarca farklı yetişkin çıkabilir.

Tarihsel sonucu doğuran; kişilik ile olağanüstü zihinsel yetenek, eğitim, çalışma, askerî tecrübe, tarihsel fırsat ve gerçek başarıların birleşmesidir.

Psikobiyografinin asıl değeri, bütün bunların altında tekrar eden içsel motifi göstermesidir:

ONARMA

Yazarlar Atatürk’ü bu nedenle “onarıcı lider” kategorisinde ele alır. Kendi ifadeleriyle, “onarıcı görkemli lider”, ait olduğu grubu yeniden yücelten ve gerçek dünyadaki başarılarıyla iç dünyasındaki büyük benlik tasarımını uyumlu hâle getiren liderdir. Atatürk’ü tarihsel olarak bu tipe güçlü bir örnek olarak değerlendirirler.¹⁵

Anne ile Vatan Arasında Kurulan Köprü

Bu tezin belki de en çarpıcı karşılığı yıllar sonra, Mustafa Kemal’in annesinin ölümünden sonra yaptığı konuşmada görülür.

Annesinin uzun yıllar büyük keder çektiğini anlatır; ardından kişisel kaybını doğrudan ülkenin geçirdiği dönüşümle birlikte değerlendirir.

Annesinin ölümünün kendisini derinden üzdüğünü söyledikten sonra, onu teselli eden şeyin “anamız vatanı” yıkıma götüren yönetimin artık geri dönmemek üzere ortadan kalkmış olması olduğunu ifade eder.¹⁶

Bu sözler psikobiyografinin anne–vatan bağlantısını sıfırdan icat etmediğini gösteren önemli bir malzemedir.

Mustafa Kemal’in kendi dilinde de iki alan yan yana gelir:

Valide → ana vatan

Buradan “annesini kurtaramadı, ülkeyi kurtardı” şeklinde kaba bir denklem kurmak doğru olmaz.

Ama kişisel ve ulusal onarma temasının onun zihninde birbirine temas etmiş olması dikkate değer bir olasılıktır.

03 · KİŞİLİK GELİŞİMİ

Bu Sayfanın Sonucu

Bu bölümde henüz askerî deha, Büyük Taarruz, Cumhuriyet veya Atatürk yoktur.

Ortada bir çocuk ve genç vardır.

Ama ilerideki kişiliğin bazı ana çizgileri belirginleşmeye başlamıştır:

Yoğun kayıp deneyimi

Güçlü anne bağı

Özel çocuk olma duygusu

Erken baba kaybı

Yalnız kalabilme

Kendi yargısına güvenme

Başkalarının zihniyetine göre yönlendirilmekten hoşlanmama

Otoriteyle gerektiğinde çatışabilme

Kontrolü ele alma

Kaybedileni onarma eğilimi

Fakat bunların henüz hiçbiri bir dünya lideri yaratmaz.

Bundan sonra çok önemli bir şey olacaktır:

Mustafa yalnız yaşadıklarıyla şekillenmeyecek; bilinçli olarak kendi üzerinde çalışmaya başlayacaktır.

03 burada biter.

04’ün sorusu artık şudur:

Mustafa Kemal kendisini nasıl inşa etti?

Dipnotlar · Kaynaklar

  1. 1. Vamık D. Volkan & Norman Itzkowitz, The Immortal Atatürk: A Psychobiography, University of Chicago Press, 1984; Türkçe baskı: Ölümsüz Atatürk: Yaşamı ve İç Dünyası, Bağlam Yayınları. Yazarlar çalışmaya 1973’te başladıklarını ve tarih ile psikanalizi birlikte kullanarak Atatürk’ün yaşamı ile iç dünyası arasındaki ilişkileri incelemeyi amaçladıklarını açıklarlar.
  2. 2. Ailedeki çocuk kayıplarının kronolojisinde kaynak farklılıkları vardır. Ölümsüz Atatürk “matem içindeki aile” çerçevesini kurarken, Ali Güler’in aktardığı Fuat Bulca anlatısında Mustafa Kemal, Ahmet ve Ömer’in 1883’te kendisi iki yaşındayken öldüğünü belirtir. Bu nedenle metinde kesin olmayan “üçü de Mustafa doğmadan öldü” ifadesi kullanılmamıştır.
  3. 3. Volkan & Itzkowitz, a.g.e., Bölüm 1; Ahmet’in denize yakın mezarı, dalgaların mezarı açması ve bedenin çakallar tarafından parçalandığına ilişkin aile anlatısı. Anlatı Makbule Hanım ve sonraki biyografik derlemeler üzerinden aktarılmıştır.
  4. 4. Volkan & Itzkowitz, a.g.e., Bölüm 1: “Mustafa: Matem İçindeki Bir Ailenin Yeni Doğan Çocuğu.”
  5. 5. “İkame çocuk” kavramı için A. C. Cain & B. S. Cain, “On Replacing a Child,” Journal of the American Academy of Child Psychiatry, 3 (1964); Atatürk’e uygulanışı için Vamık D. Volkan’ın konuya ilişkin çalışmaları ve Volkan–Itzkowitz psikobiyografisi.
  6. 6. Volkan & Itzkowitz, a.g.e.; Ali Rıza Efendi’nin Mustafa adlı küçük kardeşinin beşik kazasında ölümüne ilişkin anlatı ve oğluna aynı ismi vermesinin psikolojik yorumu. Yazarlar bunu tarihsel kesinlik değil, olası duygusal bağlantı olarak kurarlar.
  7. 7. A.g.e.; Ali Rıza Efendi’nin askerî kılıcını Mustafa’nın yatağının başına asması; Makbule Hanım’ın Mustafa’nın çocukken babasının kılıcıyla oynadığına ilişkin hatırası.
  8. 8. A.g.e.; Ali Rıza Efendi’nin ölümü, ailenin çiftlik hayatına geçişi ve Mustafa’nın daha sonra eğitim için Selanik’e gönderilmesi.
  9. 9. A.g.e.; Mustafa’nın çocuklukta akranlarıyla mesafeli oluşuna ve birdirbir oyununa ilişkin Atay ve diğer biyografik kaynaklardan aktarılan anlatılar.
  10. 10. A.g.e.; geleneksel okulda diz çökerek ders yapmayı reddetmesine ilişkin çocukluk anlatısı.
  11. 11–13. Mustafa Kemal’in 1927’deki “yalnız ve müstakil” anlatımı; nasihat edilmesine tahammülsüzlüğü ve bunların “erken olgunlaşma” çerçevesindeki psikobiyografik yorumu.
  12. 14. Volkan & Itzkowitz, a.g.e.; Zübeyde Hanım’ın Ragıp Bey’le evliliği ve Mustafa’nın bu evliliğe tepkisi.
  13. 15. Volkan & Itzkowitz, Ölümsüz Atatürk, Sunuş; “onarıcı görkemli lider” kavramı ve Atatürk’ün bu çerçevede değerlendirilmesi.
  14. 16. Mustafa Kemal’in Zübeyde Hanım’ın ölümünden sonraki mezar başı konuşması ve “anamız vatan” bağlantısının psikobiyografik yorumu.

04 · KENDINI İNŞA

Okul, Kitap, Arkadaş, Eleştiri ve Kendi Üzerinde Çalışma

03’te Mustafa’nın kişiliğinin ilk zemini vardı: kayıplar, güçlü anne bağı, baba kaybı, bağımsızlık ve kendi iç gücüne dayanma.

Fakat bunlar tek başına Mustafa Kemal’i açıklamaz.

Çünkü bundan sonraki yıllarda çok önemli bir değişiklik görülür: Mustafa artık yalnızca başına gelenler tarafından şekillenen bir çocuk değildir. Neyi bilmediğini fark eden, öğretmen seçen, arkadaşlarından öğrenen, eksik olduğu alanlara çalışan, kitap okuyan, not tutan ve hatta kendi karakterinin nasıl olması gerektiği üzerinde düşünen bir gençtir.

Bu nedenle bu bölümün temel sorusu şudur:

Mustafa Kemal kendisini nasıl yetiştirdi?

Askerî Okul

Meslek seçiminden daha fazlası

Mustafa’nın askerî okula girmesi yalnızca gelecekteki mesleğini belirleyen bir tercih değildi. Annesinin çekincelerine rağmen sınava girmesi ve askerî eğitimi seçmesi, çocuklukta gördüğümüz bağımsızlık eğiliminin ilk somut uygulamalarından biriydi.

Osmanlı askerî okulları o yıllarda imparatorluğun Batı’daki bilim, teknoloji ve askerî örgütlenmeyle en yoğun temas kurduğu kurumlardan biriydi. Subay adayları yalnız talim öğrenmiyor; matematik, fen, haritacılık, yabancı dil, tarih ve modern askerî düşünceyle de karşılaşıyordu. Askerî okul Mustafa’ya düzen, disiplin, ölçülebilir başarı ve kendisini sınayabileceği yeni bir çevre verdi.¹

Selanik Askerî Rüştiyesi’nde özellikle matematik öne çıktı.

Burada hayatına ikinci bir isim girdi.

Mustafa → Mustafa Kemal

Bir ismin doğuşu

Yaygın anlatıya göre matematik öğretmeni Yüzbaşı Mustafa Efendi, aynı adı taşıyan öğrencileri birbirinden ayırmak ve genç Mustafa’nın matematikteki başarısını belirtmek için adına “Kemal” sözcüğünü ekledi.

“Kemal”; olgunluk, yetkinlik, tamlık anlamlarına gelir.

Ancak ismin kökeni konusunda tek anlatı bu değildir. Mustafa’nın hayranlık duyduğu Namık Kemal’den etkilenerek bu adı kendisinin benimsemiş olabileceği de ileri sürülmüştür. Kesin olarak hangisinin doğru olduğunu bilmiyoruz.²

Önemli olan şudur:

Çocuklukta yalnız Mustafa olan öğrenci artık çevresinde Mustafa Kemal adıyla tanınmaya başlamaktadır.

Bu dönemde akademik başarısı da belirgindir. Selanik Askerî Rüştiyesi’ni sınıfının üst sıralarında tamamladı ve eğitimine Manastır’da devam etti.

Manastır

Okulun dışındaki eğitim

Manastır Askerî İdadisi, Mustafa Kemal’in zihinsel gelişiminde dönüm noktasıdır.

Manastır yalnız bir askerî okulun bulunduğu şehir değildi. Üçüncü Ordu’nun önemli merkezlerinden biriydi; Türkler, Slavlar, Rumlar, Ulahlar ve farklı toplulukların yaşadığı, milliyetçilik hareketlerinin, sınır çatışmalarının ve büyük devlet rekabetinin günlük hayatın parçası olduğu bir Rumeli şehriydi.

Okul programında matematik, fen bilimleri ve Fransızca önemli yer tutuyordu. Fakat Mustafa Kemal’in burada aldığı en önemli eğitimin bir bölümü ders programının dışındaydı. Arkadaşları, öğretmenleri, kitaplar ve çevresindeki siyasi olaylar onun dünyasını genişletmeye başladı.³

Manastır’dan mezun olduğunda artık yalnız asker olmak isteyen başarılı bir öğrenci değildi.

Tarih, edebiyat, siyaset ve toplum üzerine düşünen bir gençti.

Mehmet Tevfik Bey

“Bana yeni bir ufuk açtı”

Manastır’da Mustafa Kemal üzerinde kalıcı iz bırakan öğretmenlerden biri tarih öğretmeni Kolağası Mehmet Tevfik Beydi.

Tarihi yalnız savaşların ve hükümdarların sıralandığı bir ders olarak anlatmıyordu. Türk tarihine ilişkin güçlü bilgisi öğrencilerde tarih bilinci ve kimlik duygusu oluşturuyordu.

Mustafa Kemal yıllar sonra onun için:

“Bana yeni bir ufuk açtı.”

anlamına gelen bir minnet ifadesi kullanacaktır.⁴

Bu küçük cümle önemlidir.

Çünkü Mustafa Kemal’in ileride tarih üzerine olağanüstü ölçüde düşünmesinin ilk kaynaklarından birini gösterir.

Tarih artık onun için yalnız geçmiş değildi.

Bugünü anlamanın ve geleceği düşünmenin aracıydı.

Ömer Naci

Şiir, hitabet ve sözcüğün gücü

Manastır’daki öğrenciler arasında Ömer Naci, Mustafa Kemal’in başka bir yönünü geliştirdi.

Ömer Naci şiire, edebiyata ve hitabete meraklıydı. Mustafa Kemal onun etkisiyle edebiyata daha fazla yöneldi; bir dönem şiir yazmaya da ilgi gösterdi. Öğretmenlerinden biri, şiirin onu askerlik çalışmalarından uzaklaştırabileceği konusunda uyardı.⁵

Mustafa Kemal şair olmadı.

Ama şiirden ve edebiyattan kazandığı şey kaybolmadı:

dilin gücü.

İleride askerlerine emir verirken, Meclis’te konuşurken veya topluma yeni bir hedef anlatırken kullandığı kısa, akılda kalan ve güçlü ifadelerde bu edebî duyarlılığın izini görmek mümkündür.

Namık Kemal

“Bulunur kurtaracak…”

Genç Mustafa’nın dünyasına güçlü biçimde giren isimlerden biri Namık Kemaldi.

Vatan, hürriyet ve millet kavramlarını edebiyatla birleştiren Namık Kemal’in eserleri dönemin askerî öğrencileri üzerinde güçlü etkiye sahipti.

Şairin umutsuzluk içeren dizelerinden birinin sonu şöyledir:

“Yok imiş kurtaracak bahtı kara maderini.”

Mustafa Kemal bunu değiştirir:

“Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini.”

Değişen yalnızca bir kelimedir:

YOK → BULUNUR

Fakat zihinsel hareket büyüktür.

Var olan cümleyi olduğu gibi kabul etmez.

Umutsuz bir sonucu, çözümü olan bir probleme dönüştürür.

03’te psikobiyografinin bu cümlede “anne–vatan” bağlantısı kurduğunu gördük. 04 açısından ise başka bir özellik öne çıkar:

Mustafa Kemal aldığı fikri yalnız tüketmiyor; onunla tartışıyor ve yeniden kuruyor.

Bu davranış ileride okuduğu birçok düşünürde de görülecektir.

Ali Fethi

Bir arkadaş bazen bir okul kadar önemlidir

Mustafa Kemal’in Manastır’da kurduğu en önemli dostluklardan biri Ali Fethi Okyar ileydi.

Ali Fethi Fransızcayı Mustafa Kemal’den daha iyi biliyor ve Avrupa düşüncesine daha yakından ilgi duyuyordu.

Onun aracılığıyla Mustafa Kemal’in önüne yeni isimler geldi:

Rousseau, Voltaire, Montesquieu, Auguste Comte ve başka Fransız düşünürleri.⁷

Bu yalnız yeni kitaplarla tanışmak değildi.

Devlet nedir?

Hürriyet nedir?

İnsanların yönetime katılması ne anlama gelir?

Bir toplum neden ilerler veya geriler?

Gelenek ile modernleşme nasıl uzlaştırılabilir?

Bu sorular genç subay adayının askerî eğitimine başka bir katman ekledi.

Fransızca

Eksiklikten kaçmak yerine eksikliğin üzerine gitmek

Burada Mustafa Kemal’in öğrenme biçimini gösteren küçük ama çok değerli bir ayrıntı vardır.

Fransızcası başlangıçta güçlü değildi.

Öğretmeni birkaç kez bu konudaki yetersizliğinden yakındı. Mustafa Kemal bundan rahatsız oldu.

Fakat yaptığı şey:

“Ben yabancı dilde iyi değilim.”

deyip konuyu bırakmak olmadı.

Tatillerde Selanik’e döndüğünde özel Fransızca dersleri aldı ve çalışmasını artırdı. Böylece Fransızca eserleri okuyabilecek bir düzeye doğru ilerledi.⁸

Bu olay gelecekte tekrar tekrar göreceğimiz bir davranışı çok yalın biçimde gösterir:

Eksiği fark et → üzerine git.

Başarıyı yalnız güçlü taraflarını kullanarak değil, zayıf taraflarını geliştirerek artırmak.

1897

Zafer kazanmak ile sonuç almak aynı şey değildir

Manastır yıllarında Osmanlı–Yunan Savaşı başladı.

Okuldaki genç subay adayları savaşı büyük heyecanla takip ediyor, hatta bazı öğrenciler savaşa katılmak istiyordu.

Osmanlı ordusu askerî açıdan başarılı olmasına rağmen büyük devletlerin müdahalesi ve diplomatik süreç, öğrencilerin beklediği siyasi sonucu doğurmadı.

Mustafa Kemal daha sonra bu dönemi anlatırken, öğretmenlerin başlangıçta Yunanistan’ın tamamının işgal edilebileceğini söylediklerini; ardından ateşkes haberinin okuldaki subayları büyük hayal kırıklığına uğrattığını hatırlayacaktır.

Kutlama için sokağa çıkan öğrenciler arasında bu kez kendisinin bulunmadığını özellikle belirtir.⁹

Bu deneyimin genç Mustafa’ya öğrettiği önemli bir gerçek vardı:

Savaş meydanındaki başarı ile siyasi sonuç aynı şey değildir.

İleride askerî zaferi diplomasi ve siyasetle birlikte düşünmesinin erken zeminlerinden biri burada görülebilir.

İstanbul · Harbiye

Küçük şehirden imparatorluğun merkezine

13 Mart 1899’da Mustafa Kemal İstanbul’daki Mekteb-i Harbiye’ye girdi.

Burada eğitim daha ileri düzeydeydi ve askerî sistem güçlü biçimde Prusya-Alman askerî düşüncesinin etkisi altındaydı. Avrupa’dan çevrilen askerî kitaplar, taktik ve strateji dersleri, harita çalışmaları ve modern kurmaylık anlayışı subay eğitiminde önemli yer tutuyordu.¹⁰

Fakat İstanbul onun için yalnız daha büyük bir okul değildi.

Pera’nın sosyal hayatı, gazete ve kitapları, farklı insanlar ve siyasi tartışmalar genç öğrencinin önüne bambaşka bir dünya açtı.

Mükemmel Doğmadı

İlk Harbiye yılındaki dağılma

Mustafa Kemal’in gelişimini daha anlamlı yapan ayrıntılardan biri, okul hayatının kusursuz bir başarı çizgisinden oluşmamasıdır.

İstanbul’daki ilk yılında Pera’nın sosyal hayatına fazlasıyla kapıldığı, arkadaşlarıyla gece hayatına yöneldiği ve derslerdeki odağının zayıfladığı aktarılır.

Kendisi de daha sonra bu dönemi gençlik heveslerinin ağır bastığı bir dönem olarak hatırlayacaktır.

Ama sonra yeniden çalışmaya döndü.

Akademik sıralaması hızla yükseldi ve 10 Şubat 1902’de Harbiye’yi sekizinci olarak tamamlayıp teğmen oldu. Ayrıntılı akademik incelemede bu derece mezun grubunun yaklaşık ilk yüzde ikisine karşılık gelmektedir.¹¹

Bu sahne bence özellikle değerlidir.

Çünkü Mustafa Kemal’i doğuştan kusursuz bir öğrenciye dönüştürmek yerine daha gerçek bir gelişim çizgisi gösterir:

Dağılabiliyor.

Fark ediyor.

Yeniden odaklanıyor.

Ve yükseliyor.

Kendini inşa etmek tam da budur.

Harp Akademisi

Askerlik artık yalnız meslek değildir

Harbiye’deki başarısı Mustafa Kemal’e Mekteb-i Erkân-ı Harbiye, yani Harp Akademisi yolunu açtı.

Burada eğitim artık yalnız birlik sevk ve idaresi değildi.

Kurmay subay adayından büyük birlikleri, araziyi, lojistiği, istihbaratı, farklı kuvvetleri ve savaşın daha geniş siyasi çerçevesini birlikte düşünmesi bekleniyordu.

Mustafa Kemal özellikle taktik, strateji, askerî tarih ve gerilla savaşı konularına ilgi gösterdi. Napolyon’un seferleri ayrıntılı biçimde incelenen konular arasındaydı.¹²

Akademi yıllarında ülkenin siyasi durumu üzerine ilgisi de arttı.

Artık yalnız:

“Nasıl iyi subay olurum?”

sorusunu sormuyordu.

Yeni soru giderek şöyle şekilleniyordu:

“Bu devlet neden kötü yönetiliyor ve nasıl değişebilir?”

Yasak Kitaplar ve Gizli Gazete

Abdülhamid döneminde siyasal yayınlar ve muhalif fikirler sıkı biçimde denetleniyordu.

Mustafa Kemal, okul yıllarında Namık Kemal gibi yazarların eserlerini gizlice okuduklarını daha sonra kendisi anlatacaktır.

Bir grup arkadaşıyla gizli bir yayın çıkarmaya da giriştiler.

Bu dönemde siyasal düşünce artık yalnız okunan kitaplardan ibaret değildi.

Fikir → tartışma → örgütlenme → eylem

çizgisi belirmeye başlamıştı.¹³

11 Ocak 1905’te Harp Akademisi’nden kurmay yüzbaşı olarak mezun olduğunda yalnız eğitimli bir subay değil, imparatorluğun nasıl kurtarılması gerektiğini düşünmeye başlamış genç bir kurmaydı.

Diploma Eğitimin Sonu Değildi

İlk görev yerlerinden biri Suriye oldu.

Birçok insan için okulun bitmesi yoğun okuma döneminin de sona ermesi anlamına gelebilirdi.

Mustafa Kemal’de bunun tersi oldu.

Görevleri ağırdı. Vergi tahsilinden eşkıya takibine, bölgesel isyanlara ve askerî eğitime kadar farklı sorunlarla uğraşıyordu.

Buna rağmen kişisel çalışma düzenini sürdürdü.

Defterlerinde ilk İslam savaşlarından Waterloo’ya kadar askerî tarih notları bulunur. Napolyon, Wellington, Blücher ve Grouchy’nin hareketlerini inceler.

Fakat okudukları yalnız askerî konular değildir.

Schiller, Shakespeare, Rousseau, Ahmed Midhat, Fransız kralları ve Amerikan yaşamı üzerine metinler de okuma alanının içindedir.¹⁴

Suriye’de bir çadırın içinde bile kitap okumaya devam eden genç subayın eğitimi artık okuldan bağımsızlaşmıştır.

Öğretmeni artık kendi merakıdır.

Kasım 1907

Benjamin Franklin ile karşılaşma

Bu bölümün en çarpıcı belgelerinden biri Kasım 1907 tarihlidir.

Mustafa Kemal, Benjamin Franklin hakkında hazırlanmış 79 sayfalık bir çeviri okur.

Defterinde Franklin’i:

“Bu büyük insan”

diye anar.

Franklin’in bilim, teknoloji, yayıncılık, diplomasi ve Amerikan bağımsızlığı içindeki çok yönlü yaşamıyla ilgilenir.

Fakat onu asıl etkileyen yalnız Franklin’in başarıları değildir.

Franklin’in kendi karakterini bilinçli olarak geliştirmeye çalışmasıdır.

Mustafa Kemal, Franklin’in 13 erdeminin tamamını kendi defterine geçirir.¹⁵

Bunlar:

1. Riyazet — ölçülülük

2. Sükût — dinleme ve gereksiz konuşmama

3. İntizam — düzen

4. Metanet — başladığını tamamlama

5. Tasarruf

6. Sa’y — çalışkanlık

7. İstikamet — doğruluk

8. Hakkaniyet — adalet

9. Sükûn — talihsizlik karşısında zihinsel denge

10. İtidal — aşırılıktan kaçınma

11. Nezafet — temizlik

12. İffet / Namus

13. Tevazu

Mustafa Kemal ilk on iki erdem için açıklamalar yazar.

Tevazu başlığını ise açıklamasız bırakır.¹⁶

Bu küçük boşluğun nedenini bilmiyoruz.

Ama listenin kendisi çok daha önemlidir.

Neden 13 Erdem Bu Kadar Önemli?

Çünkü elimizde artık bir başkasının Mustafa Kemal hakkında söylediği:

“Çalışkandı.”
“Disiplinliydi.”
“Karakterliydi.”

gibi bir değerlendirme yoktur.

Elimizde genç Mustafa Kemal’in kendi not defteri vardır.

Ve bu defter bize şunu gösterir:

Karakterini de geliştirilebilir bir alan olarak inceliyordu.

Franklin yalnız bilgili olduğu için ilgisini çekmiyordu.

Kendisine:

Nasıl yaşamalıyım?

Nasıl çalışmalıyım?

Nasıl davranmalıyım?

Bir işi nasıl tamamlamalıyım?

Duygumu nasıl kontrol etmeliyim?

İnsanlara nasıl davranmalıyım?

sorularını sormuş bir insandı.

Mustafa Kemal de aynı sorularla ilgileniyordu.

Bu nedenle bu belge, “Atatürk zaten bütün bu özelliklerle doğmuştu” anlatısından çok daha öğreticidir.

Yeteneği vardı; fakat yeteneğini yeterli görmüyordu.

“Tembel Vatandaşa…”

13 erdem listesinin sonunda Franklin’den bir düşünceyi daha not eder:

“Tembel vatandaşlara yararlı hiçbir şey gösteremezsiniz.”¹⁷

Bu cümle genç subayın yalnız kendi karakteriyle ilgilenmediğini de düşündürür.

İnsanların eğitimi, toplumun niteliği ve bir ülkenin yükselmesi için bireyin çalışma ahlakının önemini düşünmektedir.

Yıllar sonra eğitim, kültür ve yurttaşlık meselelerine göstereceği yoğun ilginin entelektüel kökleri artık giderek görünür olmaktadır.

Okumak Yetmiyordu

Bilgiyi uygulamaya çevirme

Suriye’de görev yaptığı birliklerin eğitim ve disiplin düzeyini yetersiz bulduğunda yalnız şikâyet etmedi.

Subay ve askerlerle eğitim çalışmaları yaptı; emirlerinin anlaşıldığını görmek için onları doğrudan takip etti.

Yani onun öğrenme anlayışı:

Oku → bil → anlat

noktasında bitmiyordu.

Asıl çizgi:

OKU → ANLA → UYGULA → SONUCU GÖR

biçimindeydi.¹⁸

Bu davranış daha sonra askerî komutasında ve devlet kuruculuğunda sürekli tekrarlanacaktır.

Mustafa Kemal’in Öğrenme Yöntemi

Bu yılların tamamına yukarıdan baktığımızda belirgin bir örüntü ortaya çıkar:

Öğretmenden öğreniyor ama öğretmeni putlaştırmıyor.

Arkadaşından öğreniyor ama arkadaşını taklit etmiyor.

Kitap okuyor ama yazılanı olduğu gibi kabul etmiyor.

Eksikliğini görüyor ve üzerine çalışıyor.

Kendi tecrübesini kayda geçiriyor.

Başkasının yöntemini inceliyor ve kendisine uygun olanı alıyor.

Bilgiyi saha deneyimiyle sınayıp yeniden değerlendiriyor.

Bu, ileride bilişsel psikolojide üstbiliş —metacognition— diye adlandırılacak kavramla da ilginç biçimde örtüşür: insanın yalnız düşünmesi değil, kendi düşünme ve öğrenme sürecini de gözlemleyip yönetmesi. Bilişsel psikoloji açısından Atatürk’ün liderliği üzerine yapılan çalışmalarda bu özellik özellikle vurgulanmıştır.¹⁹

Burada elbette Mustafa Kemal’e geriye dönük psikolojik test uygulamıyoruz.

Ama davranış örüntüsü açıktır:

Kendi zihninin nasıl daha iyi çalışacağını düşünmektedir.
04 · KENDİNİ İNŞA EDEN MUSTAFA KEMAL

Bu Sayfanın Sonucu

03’te çevresinin şekillendirdiği güçlü bir çocuk görmüştük.

04’ün sonunda ise farklı bir Mustafa Kemal vardır.

Artık kendi gelişim sürecinin aktif öznesidir.

Ailesinden aldığı miras vardır.

Ama onunla yetinmez.

Okuldan aldığı eğitim vardır.

Ama onunla yetinmez.

Doğal zekâ vardır.

Ama onunla yetinmez.

Okur.
Sorgular.
Tartışır.
Eksikliğini tamamlar.
Not alır.
Karakter ilkeleri arar.
Kendi tecrübesinden öğrenir.

Bu nedenle Mustafa Kemal’in gelişiminin belki de en önemli anahtarlarından biri şudur:

Kendini tamamlanmış kabul etmemesi.

1907’de Franklin’in erdemlerini defterine yazan genç kurmay henüz Gazi Mustafa Kemal değildir.

Fakat artık elinde savaş meydanına götüreceği üç büyük araç vardır:

eğitim,

kendi kendini eğitme alışkanlığı,

ve gelişmeye devam eden bir karar zihni.

Bir sonraki bölümde artık onun ne okuduğunu değil:

Bu zihnin savaşta ne yaptığını

göreceğiz.

04 · Dipnotlar ve Kaynaklar

  1. 1. George W. Gawrych, The Young Atatürk: From Ottoman Soldier to Statesman of Turkey, askerî okul sistemi, Selanik Askerî Rüştiyesi ve Mustafa’nın eğitimi; askerî kurumların modernleşmedeki yeri için ayrıca Austin Bay, Atatürk: Lessons in Leadership from the Greatest General of the Ottoman Empire.
  2. 2. “Kemal” adının matematik öğretmeni Yüzbaşı Mustafa Efendi tarafından verildiği geleneksel anlatı ile Namık Kemal etkisine dayanan alternatif açıklama birlikte aktarılmaktadır. George W. Gawrych, a.g.e.
  3. 3. Manastır Askerî İdadisi’nin eğitim programı, çok kültürlü şehir ortamı ve Mustafa Kemal’in zihinsel gelişimi için Gawrych, a.g.e.
  4. 4. Tarih öğretmeni Kolağası Mehmet Tevfik Bey ve Mustafa Kemal’in kendisine duyduğu minnet için Gawrych, a.g.e.
  5. 5. Ömer Naci, şiir, edebiyat ve hitabet ilgisi; aynı dönemde öğretmenin Mustafa Kemal’i şiir konusunda uyarması için Gawrych, a.g.e.
  6. 6. Namık Kemal’in “bahtı kara mader” dizesinin Mustafa Kemal tarafından değiştirilmesi için Vamık D. Volkan & Norman Itzkowitz, Ölümsüz Atatürk. Psikobiyografik “anne–vatan” yorumu 03. bölümde değerlendirilmiştir.
  7. 7. Ali Fethi Okyar’ın Mustafa Kemal’in Fransız düşüncesine açılmasındaki rolü; Voltaire, Rousseau ve diğer düşünürlerle tanışması için Gawrych ve Volkan–Itzkowitz.
  8. 8. Fransızcadaki eksikliğini gidermek amacıyla tatillerde özel ders alması için Volkan & Itzkowitz, a.g.e.; ayrıca Utkan Kocatürk, Atatürk.
  9. 9. 1897 Osmanlı–Yunan Savaşı’nın Manastır öğrencileri üzerindeki etkisi ve Mustafa Kemal’in daha sonraki hatırlaması için Gawrych, a.g.e.
  10. 10. Mekteb-i Harbiye ve Mekteb-i Erkân-ı Harbiye’nin Prusya-Alman askerî düşüncesiyle ilişkili eğitim yapısı için Gawrych, a.g.e.
  11. 11. Harbiye dönemindeki akademik gelişim için Gawrych, a.g.e.: ilk yıl 29., ikinci yıl 11.; 10 Şubat 1902’de mezuniyet derecesi sekizincilik. Austin Bay de Harbiye’nin ilk dönemindeki dağılma ve daha sonra yeniden akademik odağa dönüşü aktarır.
  12. 12. Harp Akademisi’nde taktik, strateji, Napolyon ve gerilla savaşı ilgisi için Austin Bay ve Gawrych.
  13. 13. Harbiye ve Akademi yıllarındaki yasak okumalar, siyasal tartışmalar ve gizli yayın girişimleri için Austin Bay, a.g.e.
  14. 14. Suriye’de görev yaparken askerî tarih, Waterloo, Schiller, Shakespeare, Rousseau ve diğer konulardaki kişisel okumaları için Gawrych, a.g.e.
  15. 15–17. Kasım 1907’de Benjamin Franklin üzerine 79 sayfalık çeviri, “bu büyük insan” notu, 13 erdem ve listenin sonundaki çalışma vurgusu için Gawrych, a.g.e.
  16. 18. Suriye’de birliklerinin eğitim düzeyine ilişkin gözlemleri ve doğrudan eğitim/uygulama yoluna gitmesi için Gawrych, a.g.e.
  17. 19. Üstbiliş, problem çözme, bilişsel esneklik ve analiz–sentez bağlamında liderlik değerlendirmesi için Ş. Güliz Kolburan & Hande Tasa, “Atatürk’ün Lider Kişiliği: Bilişsel Faktörler Çerçevesinde Bir Değerlendirme”, 2017. Çalışma deneysel bir kişilik testi değil, tarihsel kaynakları bilişsel psikolojiyle ilişkilendiren kuramsal bir derlemedir.

05 · ASKER

Zamanı Görmek, Kritik Yeri Bulmak, Kararı Sonuna Kadar Taşımak

Mustafa Kemal’in askerî hayatını yalnız savaşların kronolojik bir listesi olarak okumak, onun asıl farkını kaçırır.

Çünkü Trablusgarp’tan Büyük Taarruz’a kadar karşılaştığı savaş türleri birbirinden çok farklıdır:

gerilla savaşı,

amfibi çıkarma savunması,

siper savaşı,

dağ savaşı,

geri çekilme harekâtı,

mevzi savunması,

manevra savaşı,

geniş çaplı takip ve imha harekâtı.

Aynı insanın bütün bu ortamlarda başarılı olması, yalnız cesaret veya tek bir parlak savaş anıyla açıklanamaz.

Tekrarlanan bir düşünme biçimi vardır:

Durumu hızla kavra.

Kritik noktayı bul.

Zamanın değerini hesapla.

Bilgi eksik olsa bile gerekli anda sorumluluk al.

Hazır değilsen bekle.

Karar anı geldiğinde kuvveti kritik noktada yoğunlaştır.

Sonucu alıncaya kadar takip et.

Austin Bay, Mustafa Kemal’in askerî kariyerini anlatan kitabına çok iddialı bir alt başlık verir:

“Lessons in Leadership from the Greatest General of the Ottoman Empire.”

Bay’in asıl vurgusu ise “en büyük” sıfatından daha öğreticidir. Mustafa Kemal’i yalnız iyi savaşan bir subay değil; taktik, operasyonel, stratejik ve nihayet büyük strateji düzeylerinde düşünebilen bir asker-devlet adamı olarak ele alır.¹

Bu bölümün sorusu bu nedenle şudur:

Mustafa Kemal savaş meydanında nasıl düşünüyordu?

1911 · Trablusgarp

Ordunun sınırlı olduğu yerde insan örgütlemek

İtalya 1911’de Trablusgarp’a saldırdığında Osmanlı Devleti bölgeye güçlü ve düzenli bir ordu gönderemedi.

Mustafa Kemal ve başka genç Osmanlı subayları bölgeye gizlice ulaştılar.

Burada karşılarına klasik bir cephe savaşı çıkmadı.

Yerel Arap ve Berberi aşiretleriyle ilişki kurmak, onları örgütlemek, silahlandırmak ve İtalyan düzenli kuvvetlerine karşı dağınık birliklerle mücadele etmek gerekiyordu.

Mustafa Kemal özellikle Tobruk ve Derne çevresindeki harekâtta hem askerî hem siyasi becerilerini kullandı. Yerel aşiretlerin desteği olmadan savaşın sürdürülemeyeceğini görmek zorundaydı. Austin Bay bu dönemi, Mustafa Kemal’in aşiret siyaseti ile düzensiz savaş becerilerini birlikte kullanmayı öğrendiği önemli bir saha tecrübesi olarak değerlendirir.²

Burada öğrendiği ders yalnız:

“Nasıl savaşılır?”

değildi.

Aynı zamanda:

“İnsanlar ortak bir amaç etrafında nasıl örgütlenir?”

sorusuydu.

Bu deneyim birkaç yıl sonra Anadolu’da çok daha büyük ölçekte karşısına çıkacaktır.

Balkan Savaşları

Yenilginin öğrettikleri

1912–1913 Balkan Savaşları Osmanlı ordusu için ağır bir yıkım oldu.

Mustafa Kemal’in doğduğu Selanik kaybedildi.

Manastır kaybedildi.

Rumeli’nin büyük bölümü birkaç ay içinde elden çıktı.

Bu yalnız coğrafi kayıp değildi. Mustafa Kemal’in çocukluk ve gençlik dünyasının büyük kısmı artık başka devletlerin sınırları içindeydi.

Yıllar sonra bu yenilgiyi değerlendirirken üç temel sorun üzerinde durdu:

sürpriz,

seferberlik için yeterli zamanın bulunmaması,

iyi hazırlanmış planların eksikliği.

Onun ifadesiyle eski askerî zihniyet çökmüştü; ülkenin “gerçekten büyük bir Türk ordusuna” ihtiyacı vardı.³

Buradaki ders daha sonra Büyük Taarruz’da tersine çevrilecektir:

Sürprize uğrama → sürpriz yarat.

Hazırlıksız yakalanma → aylarca hazırlan.

Dağınık planlama → tek hedef etrafında yoğunlaş.

Başarılı komutan yalnız kazandığı savaşlardan öğrenmez.

Kaybettiği savaşları da gelecekteki zaferin malzemesine dönüştürür.

1915 · Çanakkale

“Winning Time” — Zaman Kazanmak

Austin Bay, kitabına Çanakkale’den başlar.

Bölümün adı:

WINNING TIME

Zaman kazanmak.

25 Nisan 1915 sabahı Anzak birlikleri Arıburnu kıyılarına çıktı.

Mustafa Kemal’in 19. Tümeni ihtiyat kuvvetiydi. Çıkarmanın tam yeri ve büyüklüğü hakkında bilgi eksikti. Mustafa Kemal yaklaşık iki saat üst komutanlığından açık yönlendirme almaya çalıştı.

Sonra beklemeyi bıraktı.

57. Alay’ı yanına alarak kritik yükseltilere hareket etti.

Burada mesele yalnız düşmanı görmek değildi.

Mustafa Kemal arazinin anlamını gördü.

Conkbayırı–Sarıbayır sırtları ele geçirilirse düşman yarımadanın iç kesimlerine hâkim olabilecek; Çanakkale Boğazı’nın savunması çok daha büyük tehlikeye girecekti.

Austin Bay’in ifadesini Türkçeleştirirsek Mustafa Kemal, o sabah:

KILIÇLA DEĞİL, DÜRBÜNLE SAVAŞTI.

“Dürbün” burada gerçek dürbünün ötesinde bir metafordur.

Komutanın görevi:

şu anda ne olduğunu görmek,

birkaç saat sonra ne olacağını tahmin etmek,

ve bugünkü küçük kararın büyük sonucu nasıl değiştireceğini anlayabilmektir.

Geri Çekilen Askerlerle Karşılaşma

Birkaç dakikanın değeri

Mustafa Kemal yükseltiye çıktığında geri çekilen Osmanlı askerleriyle karşılaştı.

Cephaneleri tükenmişti.

Arkasından Avustralyalı birlikler ilerliyordu.

Mustafa Kemal geri çekilmelerini durdurdu.

Süngü taktırdı.

Askerleri yere yatırdı.

Karşıdaki birlik de bunun yeni bir savunma veya saldırı hazırlığı olduğunu düşünerek durdu.

Kısa süre sonra 57. Alay yetişti.⁴

Austin Bay’in buradaki yorumu çok önemlidir:

Osmanlı askerleri birkaç dakika satın aldı.

Bu birkaç dakika:

takviyenin yetişmesine,

savunmanın kurulmasına,

karşı taarruzun başlamasına

imkân verdi.

Zaman bazen bir askerî kaynak kadar somuttur.

Mermi biter.

İnsan azalır.

Ama birkaç dakika kazanılırsa savaşın seyri değişebilir.

İşte Bay’in “Winning Time” kavramı budur.

“Size Taarruzu Değil…”

Mustafa Kemal daha sonra 57. Alay’a savaş tarihinin en bilinen emirlerinden birini verdi:

“Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum.”

Emrin devamındaki esas mantık daha önemlidir:

Kendi birlikleri ölünceye kadar geçecek sürede başka kuvvetlerin ve komutanların yetişmesi mümkün olacaktır.

Yine aynı kavram:

ZAMAN.

Emrin sertliği bugünden okunduğunda sarsıcıdır.

Ancak o anki askerî sorun, düşmanla kendisi arasındaki mesafe ve geriden gelen takviyenin ihtiyacı birlikte düşünüldüğünde amaç açıktır:

Birliğin görevi yalnız düşmana zarar vermek değil, zaman kazanmaktır.

Neden Bu Karar Sıra Dışıydı?

Mustafa Kemal o anda bütün bilgileri bilmiyordu.

Üstlerinden kesin bir emir almamıştı.

Sonucun nasıl gelişeceğini garanti edemezdi.

Ama kritik şeyleri biliyordu:

Düşman çıktı.

Yükseklik kritik.

Kendi kuvveti yakında.

Düşman önce ulaşırsa sonuç çok ağır olabilir.

Dolayısıyla mesele “emre itaat mi, emre karşı gelmek mi?” değildi.

Mesele:

SORUMLULUK ALMAK.

1918’de Karlsbad’da defterine yazacağı düşünce bu davranışın kendi zihnindeki karşılığı gibidir:

“Komutanların en büyük cesareti, sorumluluk almaktan korkmamaktır.”

Ağustos 1915 · Anafartalar

İlk başarının tesadüf olmadığını göstermek

Çanakkale’de Mustafa Kemal’in önemi yalnız 25 Nisan’la sınırlı değildir.

Aylar sonra Müttefikler yeni ve büyük bir saldırı hazırladı.

Mustafa Kemal daha önce savunmadaki zayıf noktayı işaret etmiş, düşmanın Conkbayırı üzerinden geniş bir çevirme hareketine girişebileceğini söylemişti.

Üst komutanlık bu ihtimali yeterince ciddi görmedi.

6 Ağustos’ta saldırı tam bu bölgeden başladı.

Kriz büyüyünce Liman von Sanders, 8 Ağustos’ta Mustafa Kemal’i Anafartalar Grubu’nun, altı tümeni kapsayan büyük bir kuvvetin komutanlığına getirdi.

Mustafa Kemal süratle savunmayı düzenledi ve karşı taarruz başlattı.

10 Ağustos’taki harekâtta bizzat ön safta bulundu.

Göğsüne gelen şarapnel parçasını cebindeki saat durdurdu.

Komutaya devam etti.⁶

Edward J. Erickson bu dönemin Mustafa Kemal’i yalnız tümen komutanı olarak değil, kolordu ölçeğinde büyük kuvvetleri idare edebilen bir muharebe komutanı olarak ortaya çıkardığını vurgular.

Çanakkale’den çıktığında artık ordunun içinde tanınan bir subaydı.

Çanakkale’yi Tek Başına Kazanmadı

Burada önemli bir ayrım gerekir.

Çanakkale zaferi:

tek bir insanın eseri değildi.

Esat Paşa vardı.

Liman von Sanders vardı.

Başka Osmanlı ve Alman komutanları vardı.

Ve her şeyden önce yüz binlerce asker vardı.

Fakat Mustafa Kemal’in bazı kritik zaman ve mekânlarda aldığı kararların savaşın seyri üzerinde olağanüstü etkisi olduğu hem Türk hem yabancı askerî tarih çalışmalarında belirgindir.

Onu farklılaştıran şey:

savaşın tamamını tek başına yönetmesi değil, kritik anı diğerlerinden önce görmesi ve o anda sorumluluğu üstlenmesidir.

1916 · 16. Kolordu

Tecrübeden yöntem çıkarmak

Çanakkale’den sonra Mustafa Kemal’in rütbesi ve sorumluluğu büyüdü.

Kolordu’nun komutanı oldu.

Bitlis–Muş bölgesindeki yaklaşık yüz kilometrelik cephede Rus kuvvetlerine karşı görev yaptı.

Ancak bu dönemin Halâskâr Navigatörü açısından en ilginç belgesi bir savaş değil, yedi sayfalık küçük bir talimattır.

Mustafa Kemal, subayları için:

“Taktik Meselenin Halli ve Emirlerin Suret-i Tahririne Dair Nasâyih”

niteliğinde bir kolordu emri hazırladı.⁷

İlk cümle doğrudan zihnin nasıl çalışması gerektiğini anlatır:

Bir taktik problemi çözmeden önce onu başından sonuna birkaç kez “sükûnet-i fikirle” incelemek gerekir.

Ardından:

Görev nedir?

Durum nedir?

Arazi ne söylüyor?

Düşman ne yapabilir?

Bilmediğim ne var?

soruları gelir.

Ve çok önemli bir zihinsel hareket ister:

“Zihnen düşmanın tarafına geç.”

Yani:

KENDİNİ RAKİBİN YERİNE KOY.

Düşmanı aptal varsayma.

Onun imkânlarını da düşün.

Kararını bundan sonra ver.

Artık Çanakkale’deki sezgi, yazılı yönteme dönüşmektedir.

Muş ve Bitlis

Daha büyük ölçek, daha karmaşık savaş

Kafkas Cephesi Çanakkale’den farklıydı.

Dağlık arazi, uzun ikmal hatları, düzensiz kuvvetler, yerel aşiretlerle ilişkiler ve büyük sivil nüfus hareketleri vardı.

Mustafa Kemal yalnız düşman kuvvetlerini yönetmek zorunda değildi; yerel yöneticiler, aşiret reisleri ve sivil halkla da ilişki kurması gerekiyordu.

Kolordu’nun sorumluluk alanında Muş ve Bitlis’in yeniden ele geçirilmesinde önemli rol oynadı.⁸

Buradaki gelişim:

tümen → kolordu

ölçeğindeki değişimdir.

Artık yüzlerce metreyi değil, yüz kilometrelik cepheyi düşünmektedir.

1918 · Filistin ve Suriye

Bazen iyi komutan saldıran değil, ordusunu kurtaran komutandır

1918’de Osmanlı ordusu artık büyük ölçüde tükenmişti.

Mustafa Kemal 7. Ordu Komutanı olarak Filistin cephesine geldiğinde İngiliz General Allenby’nin kuvvetleri insan, hareketlilik ve malzeme bakımından büyük üstünlüğe sahipti.

19 Eylül’de İngiliz taarruzu başladı.

Ordu cephesinin çökmesi Mustafa Kemal’in 7. Ordusunun gerisini tehdit etti.

Bu durumda “sonuna kadar mevzide kalmak” kahramanca görünebilirdi.

Ama ordunun yok olması anlamına gelebilirdi.

Mustafa Kemal geri çekilme emri verdi.

Şam kaybedildi.

Halep’e çekildi.

Ve çok ağır koşullara rağmen elindeki kuvvetlerin önemli bölümünü Anadolu’nun kuzeyine çıkararak savaşabilir bir çekirdek kuvvet hâlinde tutmayı başardı.

Edward Erickson bu geri çekilmeyi özellikle önemser.

Takip eden daha hızlı bir düşman karşısında düzenli geri çekilmenin askerlikte en zor harekâtlardan biri olduğunu ve Mustafa Kemal’in son derece zor koşullarda ordunun komuta bütünlüğünü korumayı başardığını belirtir.

Buradaki ders:

GERİ ÇEKİLME HER ZAMAN YENİLGİ DEĞİLDİR.

Bazen asıl hedef:

Bugünkü mevziyi değil, yarının savaş gücünü korumaktır.

1919 · Savaş Alanı Artık Bütün Anadolu

Mondros’tan sonra Mustafa Kemal’in karşısındaki sorun artık tek bir cephe değildi.

İşgaller vardı.

Dağıtılmış bir ordu vardı.

Yerel direniş örgütleri vardı.

İstanbul Hükûmeti vardı.

Büyük devletler vardı.

İç ayaklanmalar vardı.

Ve düzenli ordu hâline gelmemiş silahlı gruplar vardı.

Bu nedenle Millî Mücadele’nin askerî liderliği, yalnız savaş meydanı komutanlığı değildi.

Mustafa Kemal:

askeri,

meclisi,

bürokrasiyi,

yerel direnişi,

diplomasiyi,

kamuoyunu

aynı hedefe bağlamak zorundaydı.

Gawrych bu mücadelede askerî başarının yalnız Mustafa Kemal’in bireysel kararlarından doğmadığını özellikle vurgular. Kazım Karabekir, Ali Fuat, Fevzi Çakmak, İsmet İnönü ve diğer komutanların tecrübesinden yararlandı; danışma ve yetki devri sistemin önemli parçalarıydı.

Bu ileride 07 · Liderliğin İç Mimarisi’nde daha ayrıntılı ele alınacak.

1921 · Kütahya–Eskişehir

Toprağı mı koruyacaksın, orduyu mu?

Temmuz 1921’de Türk ordusu Kütahya–Eskişehir muharebelerinde ağır baskı altına girdi.

Mustafa Kemal’in önünde zor bir karar vardı.

Mevcut mevzilerde direnmek siyasi açıdan daha iyi görünebilirdi.

Geri çekilmek ise:

toprak kaybı,

halkta endişe,

Meclis’te eleştiri

demekti.

Ama ordu burada imha edilirse Millî Mücadele’nin askerî gücü ortadan kalkabilirdi.

Bu nedenle orduyu Sakarya Nehri’nin doğusuna çekme kararı alındı.

Yaklaşık 30.000 asker düzenli biçimde geri çekildi.

1918’de Suriye’de gördüğümüz düşünce yeniden ortaya çıkar:

ORDUYU KORU.

Çünkü mevzi yeniden alınabilir.

İmha olmuş orduyu yeniden yaratmak çok daha zordur.

5 Ağustos 1921

Başkomutan

Kriz Ankara’ya yaklaşmıştı.

TBMM, Mustafa Kemal’e Başkomutanlık yetkisi verdi.

Artık siyasi lider aynı zamanda ordunun doğrudan en üst komutanıydı.

7–8 Ağustos’ta yayımladığı Tekâlif-i Milliye Emirleri savaşın yalnız ordunun değil, bütün toplumun kaynaklarıyla yürütüleceğini ortaya koydu.

Giysi, yiyecek, taşıma araçları, hayvan, silah ve çeşitli malzemeler belirli esaslarla ordunun kullanımına alınmaya başladı.¹⁰

Burada savaş anlayışı değişiyordu:

Ordu tek başına savaşmıyordu.

Millet + Meclis + Ordu

aynı hedefe bağlanıyordu.

Gawrych, Mustafa Kemal’in daha sonra bu üç unsuru zafer hazırlığının temel araçları olarak gördüğünü belirtir.

Sakarya

Savunma çizgisi kırılırsa savaş bitmez

23 Ağustos 1921’de Sakarya Muharebesi başladı.

Yunan ordusu Ankara yönünde ilerliyordu.

Savaş günlerce sürdü.

Savunma bazı noktalarda kırılıyor, birlikler geri çekilmek zorunda kalıyordu.

Klasik anlayışta tek bir savunma hattının kırılması büyük tehlike yaratabilirdi.

Mustafa Kemal’in ünlü emri burada doğdu:

“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.”

Bu söz yalnız güzel bir ifade değildir.

Bir askerî düşünce değişikliğidir.

Bir çizgi kaybedildi diye savunma bitmez.

Birlik:

geri çekilir,

yeni yerde tutunur,

komşu birlikle bağlantı kurar,

savaşa devam eder.

Yani savaş alanı tek çizgiden geniş bir derinlik alanına dönüşür.

Bu yaklaşım aynı zamanda Mustafa Kemal’in zihinsel esnekliğinin askerî karşılığıdır:

İlk plan bozulursa amaçtan vazgeçme; yöntemi değiştir.

Gazi ve Mareşal

Sakarya zaferinden sonra TBMM, 19 Eylül 1921’de Mustafa Kemal’e:

Gazi unvanını

ve

Mareşal rütbesini

verdi.¹¹

Bundan sonra tarih sahnesindeki adı:

GAZİ MUSTAFA KEMAL

olacaktır.

Ancak askerî açıdan daha önemli soru şuydu:

Sakarya kazanıldığına göre neden hemen taarruz etmedi?

Zaferden Sonra Beklemek

Saldırmamak da bir komuta kararıdır

Sakarya’dan sonra psikolojik üstünlük Ankara’ya geçmişti.

Toplum kesin sonuç bekliyordu.

Meclis’te taarruz talepleri vardı.

Ama Mustafa Kemal hemen saldırmadı.

Yaklaşık bir yıl boyunca ordu yeniden örgütlendi.

Eğitim yapıldı.

Silah ve cephane biriktirildi.

Komuta yapısı istikrara kavuşturuldu.

Süvari kuvveti geliştirildi.

Diplomatik ortam izlendi.

Gawrych’in değerlendirmesine göre Mustafa Kemal, diplomatik yolların tükendiğine, halkın daha fazla bekletilemeyeceğine ve ordunun yeterince eğitilip yeniden örgütlendiğine kanaat getirdikten sonra Büyük Taarruz’a karar verdi.

Bu, Atatürk liderliğinin en önemli paradokslarından biridir:

Çanakkale’de:

BEKLEME.

Büyük Taarruz öncesinde:

BEKLE.

Çünkü liderlikte doğru davranışın adı her zaman “hız” değildir.

Doğru davranış:

ZAMANI DOĞRU OKUMAKTIR.

Austin Bay + Adnan Nur Baykal

Aynı özellik: Zamanlama

Burada iki farklı liderlik çalışması aynı noktada birleşir.

Austin Bay Mustafa Kemal’in askerî liderliğini “Winning Time” kavramıyla açıklar.

Adnan Nur Baykal ise Atatürk’ün 50 liderlik özelliği arasında ayrı ayrı:

“Zaman Mevhumuna Sahip Olma”

ve

“Zamanlama Yeteneği”

başlıklarını koyar.¹²

Birinci özellik:

Zamanın değerini bil.

İkincisi:

Doğru işi doğru anda yap.

Çanakkale’de birkaç dakika kazanmak ile 1922’de bir yıl beklemek ilk bakışta zıt davranışlardır.

Aslında aynı liderlik becerisinin iki biçimidir.

Büyük Taarruz

Gücü her yere değil, kritik yere yığmak

1922 Ağustos’unda Türk ve Yunan ordularının toplam kuvvetleri birbirine yakın olsa da Mustafa Kemal’in planı cephe boyunca eşit güç kullanmak değildi.

Ana fikir:

düşmanı başka yerlerde tut,

asıl saldırı bölgesini gizle,

gücü Afyon’un güneyinde yoğunlaştır,

cepheyi kır,

süvariyi düşmanın arkasına gönder,

geri çekilme yollarını kes.

Türk ordusu ana saldırı bölgesinde belirgin yerel üstünlük oluşturdu.

Austin Bay bunu “sledgehammer + scythe” — balyoz ve tırpan mantığına benzetir:

Piyade ve topçu hattı kıracak.

Süvari arkaya geçerek geri çekilmeyi kesecek.¹³

Gawrych ise özellikle V. Süvari Kolordusu’nun aylarca bu görev için hazırlandığını; Büyük Taarruz planında düşmanın operasyonel derinliğine sızmasının merkezî rol oynadığını gösterir.

Bir Kişinin Planı Değildi

Büyük Taarruz’u yalnız:

“Mustafa Kemal’in kafasında oluşturduğu plan”

olarak sunmak tarihsel olarak eksik olur.

Gawrych planın birçok babası olduğunu özellikle vurgular.

Fevzi Çakmak,

İsmet İnönü,

ordu komutanları,

kolordu komutanları

ve kurmay heyetleri planın olgunlaşmasına katkıda bulundu.

Mustafa Kemal’in farkı:

her ayrıntıyı tek başına düşünmesi değil,

ortak askerî aklı kullanarak nihai sorumluluğu üstlenmesi ve planı tek hedefe bağlamasıydı.

Bu, liderlik açısından çok daha güçlü bir başarıdır.

Gizlilik

Ankara’da çay, cephede Başkomutan

Taarruz hazırlığı büyük gizlilik içinde yürütüldü.

Birliklerin önemli bölümü gece hareketleriyle güney bölgesine kaydırıldı.

Diplomatik görüşmeler sürdürülerek Ankara’nın hâlâ barış seçeneklerini değerlendirdiği görüntüsü korundu.

Mustafa Kemal’in Ankara’daki sosyal programının devam ettiği izlenimi dahi kullanıldı.

20 Ağustos’ta Akşehir’e geçti.

25 Ağustos’ta cephe karargâhına ulaştı ve Ankara ile haberleşme kesildi.

Burada:

askerî hareket + diplomasi + bilgi yönetimi + aldatma

tek plana bağlanmıştır.

Austin Bay’in “unified action” dediği düşüncenin somut örneklerinden biridir.

26 Ağustos 1922 · Kocatepe

26 Ağustos sabaha karşı.

Mustafa Kemal,

Fevzi Çakmak,

İsmet İnönü

ve 1. Ordu Komutanı Nurettin Paşa

Kocatepe’de taarruzun başlamasını izliyordu.

Saat 05.00 civarında topçu ateşi başladı.

Ardından piyade hücumu geldi.

İlk gün tüm hedeflere ulaşılamadı.

Bu önemlidir.

Büyük Taarruz ilk saatlerinde kusursuz ilerleyen bir plan değildi.

Bazı birlikler durdu.

Bazı saldırılar başarısız oldu.

Komuta kademesi planı duruma göre değiştirmek zorunda kaldı.

27 Ağustos sabahı kritik yükseltilerin ele geçirilmesiyle Yunan savunması kırılmaya başladı.

Afyon boşaltıldı.

Türk süvarisi düşmanın arkasına ilerledi.

Artık savaşın niteliği değişmişti:

TAARRUZ → TAKİP → KUŞATMA

30 Ağustos · Dumlupınar

Başkomutan savaşın ayrıntısına geri dönüyor

30 Ağustos’taki Dumlupınar Muharebesi, daha sonra:

BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ

adıyla anılacaktır.

Mustafa Kemal savaşı daha sonra Zafertepe adı verilen alçak bir tepeden izledi ve yönetti.

Burada ilginç bir sahne vardır.

Bir tümenin topçusunun ilerleyen piyadeyi yeterince desteklemediğini fark etti.

Tümen komutanını çağırdı.

Topçuyla piyade arasındaki bağlantının sağlanmasını ve topçunun öne alınmasını emretti.¹⁴

Başkomutan artık bütün savaşın stratejik sorumlusudur.

Ama gerektiğinde hâlâ:

bir tümenin topçu–piyade koordinasyonunu

görmektedir.

Bu, onun düşünme ölçeğinin ilginç özelliğidir:

bütünü görürken ayrıntıyı kaybetmemek.

Kuşatma Tamamen Kapanmadı

30 Ağustos zaferi büyük olmasına rağmen savaş alanındaki plan kusursuz biçimde tamamlanmadı.

Türk kuvvetleri Yunan ordusunun bütününü kapatan çemberi tamamen kapatamadı.

Yaklaşık 7–8 bin kişilik bir kuvvet gece oluşan boşluktan çıkabildi.

Bu ayrıntıyı çıkarmaya gerek yok.

Tam tersine anlatıyı daha güçlü yapar.

Çünkü başarı:

“Plan kusursuz işledi.”

hikâyesinden doğmuyor.

Gerçek savaşta planlar bozulur.

Birimler yorulur.

Düşman karşı koyar.

Beklenmeyen boşluklar oluşur.

Büyük komutanlığın değeri, kusursuz plan yazmak değil:

sürtünme içinde sonucu üretmektir.

Zaferle Yetinmemek

Takip

30 Ağustos akşamı artık Yunan ordusunun büyük bölümü ağır darbe almıştı.

Burada harekât durdurulabilirdi.

Mustafa Kemal ise baskının sürmesini istedi.

1 Eylül’de gelen emir:

“Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!”

9 Eylül’de Türk birlikleri İzmir’e girdi.

Bu bölüm, Mustafa Kemal’in liderlik anlayışındaki bir başka temel çizgiyi gösterir:

BAŞARIYI ERKEN İLAN ETME.

Bir cephe kırıldı diye savaş bitmez.

Düşmanın toparlanma imkânı ortadan kaldırılmalı ve siyasi hedefe ulaşılmalıdır.

“On Beşinci Gün İzmir’deyiz”

Adnan Nur Baykal’ın derlediği çarpıcı anılardan biri Büyük Taarruz öncesine aittir.

Mustafa Kemal Ankara’dan ayrılmadan önce çevresindekilere:

Taarruz haberini aldıktan sonra hesap edin; on beşinci gün İzmir’deyiz.

anlamında bir öngörüde bulunur.

İzmir’e dönüşünde aynı kişilerden bazılarını görünce:

“Bir gün yanılmışım.”

der.

Türk ordusu İzmir’e taarruzun on dördüncü gününde ulaşmıştır.¹⁵

Anekdotun değeri kehanet olmasında değildir.

Şunu gösterir:

Harekâtın temposunu zihninde önceden hesaplamaktadır.

Mesafe.

Düşmanın muhtemel çözülmesi.

Birliklerin yürüme hızı.

Takip temposu.

Ve hedef.

Hepsi zihindeki zaman çizgisinin parçalarıdır.

Birdwood’a Çizilen Kroki

Zaferi açıklarken bile harita

Yıllar sonra Çanakkale’de karşısında savaşmış General William Birdwood Mustafa Kemal’e:

“Bizi nasıl yendiniz?”

diye sorar.

Mustafa Kemal kâğıt ve kalem ister.

Cepheyi kroki çizerek anlatmaya başlar.

Bir noktada neden ilerlemediklerini sorar.

Birdwood yorgunluktan söz eder.

Başka bir aşamada susuzluğu anlatır.

Mustafa Kemal’in anlatısında savaşın sonucu:

kahramanlık efsanesine değil, somut koşullara

bağlanır.¹⁶

Bu da onun askerî düşünme biçimiyle uyumludur:

harita, mesafe, arazi, zaman, insan kapasitesi.

“Zaferi Neyle Kazandınız?”

Bir başka anekdotta gazeteciler zaferden sonra:

“Zaferi neyle kazandınız?”

diye sorarlar.

Mustafa Kemal’in cevabı:

“TELGRAF TELLERİYLE.”

Bu cevap gerçek savaşın romantik görüntüsünün arkasındaki görünmez sistemi anlatır.

Komutanın bilgiye ihtiyacı vardır.

Bilgi gecikirse karar gecikir.

Karar gecikirse birlik gecikir.

Dolayısıyla:

iletişim de silahtır.

Adnan Nur Baykal bu anıyı bilgi toplama yeteneği başlığı altında kullanır.¹⁷

Austin Bay’in Dört Seviyesi

Mustafa Kemal’in askerî kariyerine Austin Bay’in çerçevesiyle bakıldığında gelişim daha net görülür.

TAKTİK

Birliklerin savaş alanındaki hareketi.

Arıburnu.

OPERASYONEL

Birden fazla büyük birliğin aynı harekât içinde yönetilmesi.

Anafartalar · 16. Kolordu.

STRATEJİK

Askerî harekâtın savaşın genel hedeflerine bağlanması.

Sakarya · Büyük Taarruz.

BÜYÜK STRATEJİ

Askerî güç + diplomasi + siyaset + ekonomi + kamuoyu.

Millî Mücadele.

Bay özellikle Mustafa Kemal’in yeteneğinin yalnız savaş alanında kalmadığını; taktikten başlayıp grand strategy düzeyine kadar uzandığını vurgular.

Bu, “iyi general” ile Mustafa Kemal arasındaki farkı anlamak için önemlidir.

Bağımsız Sayısal Bir Deneme

WAR · Wins Above Replacement

2017’de Ethan Arsht, beyzboldaki Wins Above Replacement — WAR yaklaşımını askerî tarihe uygulamayı denedi.

Temel soru:

“Bu komutanın yerine ortalama bir komutan aynı şartlarda bulunsaydı, sonuç ne kadar farklı olurdu?”

Model, binlerce muharebeden toplanan verileri kullanarak komutanın beklenenden fazla veya eksik katkısını tek sayıya dönüştürmeye çalışır.

Bu hakemli askerî tarih standardı veya kesin ‘en iyi general’ ölçüsü değildir. Veri kaynağı ve model varsayımları nedeniyle önemli sınırlılıkları vardır. Arsht da WAR’ın kusursuz olmadığını açıkça belirtir.

Halâskâr Navigatörü’nde kullanacağımız karşılaştırma:

1 · NAPOLYON
12 · MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
WAR: 3,575

Bunu:

“Atatürk bilimsel olarak dünyanın 12. en iyi generalidir.”

diye yazmayacağız.

Doğru ifade:

“Askerî muharebe sonuçlarını sabermetrik bir WAR modeliyle karşılaştıran bağımsız bir veri çalışmasında Mustafa Kemal, üst sıralarda yer almaktadır.”

Bu çalışma özellikle taktik/muharebe performansını sayısallaştırmaya çalışır.

Atatürk’ün:

devlet kuruculuğu,

diplomasi,

siyasi liderlik,

kurumsal miras

gibi çok daha geniş rolünü ölçmez.

Bunun için ileride bambaşka bir araştırmaya, Ludwig’in Political Greatness Scale’ine, döneceğiz.

İki Ayrı Dış Bakış

05’in sonunda elimizde iki ilginç dış değerlendirme vardır.

Austin Bay nitel bir askerî biyografiyle Mustafa Kemal’i taktikten büyük stratejiye uzanan son derece nadir bir asker-devlet adamı olarak okur.

Ethan Arsht ise savaş sonuçlarını matematiksel modele sokmaya çalıştığında Mustafa Kemal’i üst sıralarda bulur.

Biri:

NEDEN BAŞARILI OLDU?

sorusunu sorar.

Diğeri:

SONUCA NE KADAR FARK KATTI?

sorusunu.

İki yöntem aynı değildir.

Ama birbirini tamamlar.

05 · GAZİ MUSTAFA KEMAL

Bu Sayfanın Sonucu

Mustafa Kemal asker doğduğunu söylemiş olabilir.

Fakat Gazi Mustafa Kemal, yalnız doğuştan gelen askerî yeteneğin ürünü değildir.

Trablusgarp ona düzensiz savaşı ve örgütlenmeyi öğretti.

Balkan yenilgisi hazırlıksızlığın bedelini öğretti.

Çanakkale kritik anı ve inisiyatifi sınadı.

Kafkasya tecrübeyi yönteme dönüştürdü.

Suriye yenilgide bile ordunun nasıl korunacağını gösterdi.

Sakarya esnek savunmayı sınadı.

Büyük Taarruz ise bütün bu tecrübeleri tek bir kesin sonuç içinde birleştirdi.

Yaklaşık yirmi yıllık askerî gelişimin çizgisi:

ÖĞREN → GÖR → HAZIRLAN → ZAMANI SEÇ → KARAR VER → YOĞUNLAŞ → UYGULA → TAKİP ET

şeklinde okunabilir.

Ve 30 Ağustos bu nedenle tek günlük bir mucize değildir.

30 AĞUSTOS, YİRMİ YILLIK ÖĞRENMENİN SIKIŞTIĞI GÜNDÜR.

Ama hikâye burada bitmez.

Bir generalin ulaşabileceği en yüksek askerî hedeflerden birine ulaşmıştır.

Önündeki yeni soru artık savaşla ilgili değildir:

Zafer kazanıldı. Peki şimdi nasıl bir ülke kurulacak?

05 · Dipnotlar ve Kaynaklar

  1. 1. Austin Bay, Atatürk: Lessons in Leadership from the Greatest General of the Ottoman Empire, Palgrave Macmillan, 2011. Kitap özellikle Mustafa Kemal’in askerî liderliğini ve taktik–operasyonel–stratejik–büyük strateji düzeyleri arasındaki geçişini ele alır.
  2. 2. Bay, a.g.e., Trablusgarp bölümü; Tobruk ve Derne’de yerel aşiretlerle çalışma, düzensiz savaş ve örgütlenme.
  3. 3. George W. Gawrych, The Young Atatürk: From Ottoman Soldier to Statesman of Turkey; Mustafa Kemal’in 1918’de Libya ve Balkan Savaşları hakkındaki değerlendirmesi: sürpriz, yetersiz seferberlik zamanı ve plan eksikliği.
  4. 4. Austin Bay, “Winning Time”; 25 Nisan 1915 Arıburnu, geri çekilen askerlerin durdurulması, süngü takılması ve 57. Alay için zaman kazanılması.
  5. 5. Gawrych, a.g.e.; Mustafa Kemal’in Karlsbad notlarında komutanlık ve sorumluluk üzerine değerlendirmesi.
  6. 6. Edward J. Erickson, Mustafa Kemal Atatürk; Anafartalar ve Conkbayırı, Anafartalar Grubu komutanlığı ve 10 Ağustos’taki şarapnel/saat olayı.
  7. 7. Gawrych, a.g.e.; 1916 Kolordu Emri, “sükûnet-i fikir”, görev–durum–arazi analizi, düşmanın bakış açısından düşünme ve “karar-ı katî”.
  8. 8. Gawrych, a.g.e.; XVI. Kolordu, Bitlis–Muş cephesi ve yerel askerî/sivil ilişkiler.
  9. 9. Austin Bay, Gawrych ve Edward J. Erickson; 1918 Filistin–Suriye geri çekilmesi, Halep ve Anadolu sınırında savaşabilir kuvvetin korunması. Erickson bu geri çekilmeyi Mustafa Kemal’in önemli askerî başarılarından biri olarak değerlendirir.
  10. 10. Gawrych, a.g.e.; 7–8 Ağustos 1921 Tekâlif-i Milliye Emirleri ve Sakarya öncesi seferberlik.
  11. 11. Sakarya’nın başlangıcı ve 19 Eylül 1921’de Gazi unvanı ile Mareşal rütbesinin verilmesi için kronoloji.
  12. 12. Adnan Nur Baykal, Yöneticiler İçin Yeni Bir Bakış: Mustafa Kemal Atatürk’ün Liderlik Sırları, Sistem Yayıncılık; 50 liderlik özelliği içinde “Zaman Mevhumuna Sahip Olma” ve “Zamanlama Yeteneği”.
  13. 13. Austin Bay ve Gawrych; Büyük Taarruz’da Afyon güneyinde kuvvet yoğunlaştırılması, V. Süvari Kolordusu ve düşman derinliğine sızma planı.
  14. 14. Gawrych, a.g.e.; 30 Ağustos Dumlupınar’da Mustafa Kemal’in savaş alanındaki komutası ve topçu–piyade koordinasyonuna doğrudan müdahalesi.
  15. 15–17. Adnan Nur Baykal, a.g.e.; “on beşinci gün İzmir’deyiz”, Birdwood’a krokiyle Çanakkale açıklaması ve “Zaferi telgraf telleriyle kazandık” anekdotları. Baykal bu anıları liderlik özelliklerini somutlaştırmak için kullanır.
  16. 18. Ethan Arsht, “Napoleon Was the Best General Ever, and the Math Proves It”, 2017. WAR modeli, muharebe sonuçlarını ortalama bir “replacement” komutana göre karşılaştırmayı amaçlayan bağımsız veri çalışmasıdır; akademik askerî liderlik ölçeği olarak sunulmamalıdır.
  17. WAR veri notu: Navigator için belirlediğimiz Atatürk değeri 3,575 ve 12. sıra, Napolyon ise 1. sıra olarak kullanılacaktır. Erişilebilir bazı ikincil yeniden aktarımlarda Atatürk için 3,582 gibi küçük bir sayısal farklılık görüldüğünden, yayın öncesinde Arsht’ın özgün veri setindeki satırla son kez karşılaştırılması akademik açıdan temiz olur.

06 · KURUCU

Zaferden Kuruluşa: Bir Orduyu Yönetmekten Bir Devleti Yeniden Tasarlamaya

30 Ağustos’tan sonra Mustafa Kemal’in önündeki problem artık askerî değildi.

Yunan ordusu yenilmiş, Anadolu’daki savaşın sonucu büyük ölçüde belirlenmişti. Fakat askerî zafer, yeni devletin nasıl yönetileceği, hukuk düzeninin ne olacağı, eğitimin hangi esaslara dayanacağı, kadınların toplumsal konumu, ekonomik kalkınma, bilim, dil ve dış politika gibi soruların hiçbirini kendiliğinden çözmüyordu.

George Gawrych’in dikkat çektiği nokta tam burada önem kazanır: Mustafa Kemal’in Millî Mücadele’si, dar anlamda Yunan ordusunun yenilgisiyle değil, Lozan Antlaşması ve Cumhuriyet’in kuruluşuyla tamamlanmış sayılabilir. Askerî zafer ona siyasi hareket alanı sağlamıştı; şimdi bu sermayeyi “Yeni Türkiye”yi kurmak için kullanacaktı.

Austin Bay ise aynı geçişi daha keskin bir cümleyle açıklar: savaşta kazanılan zafer, Türkiye’nin geleceğini güvence altına almak için yalnızca geçici bir soluklanmaydı. Kalıcı güvenlik; modern bilim, sanayi, eğitim, hukuk ve yeni bir toplumsal düzen gerektiriyordu.

Bu nedenle 06’nın temel sorusu şudur:

Bir ülkeyi kurtaran komutan, onu nasıl yeniden kurdu?

Savaş Bittiğinde Üniforma Yetmez

Mustafa Kemal’in askerî dönemini devlet kuruculuğundan bütünüyle ayırmak mümkün değildir.

Millî Mücadele boyunca zaten ordunun yanı sıra Meclis’i, diplomasiyi, yerel yönetimleri, kamuoyunu ve ekonomik kaynakları birlikte yönetmek zorunda kalmıştı. Austin Bay’in günümüz askerî terminolojisiyle “unified action” dediği yaklaşım; askerî, diplomatik, ekonomik ve bilgi gücünün aynı siyasi hedefe yöneltilmesidir. Bay, Mustafa Kemal’in yeteneğinin taktikten başlayıp büyük stratejiye kadar uzandığını özellikle vurgular.

Savaş bittiğinde değişen şey düşünme yöntemi değil, problemin ölçeğiydi.

Cephede soru:

“Düşman kuvvetini nasıl etkisiz hâle getiririz?”

iken artık:

“Bu devletin eski sorunları tekrar üretmesini nasıl engelleriz?”

sorusuna dönüşüyordu.

1 Kasım 1922

Önce eski egemenlik yapısı kaldırıldı

Yeni devletin kurulabilmesi için önce eski devlet düzeniyle ilişkinin açıklığa kavuşturulması gerekiyordu.

1 Kasım 1922’de saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı hanedanının devlet üzerindeki siyasi egemenliği sona erdi. Lozan görüşmeleri artık iki ayrı Türk hükûmetinin değil, Ankara’daki Büyük Millet Meclisi Hükûmeti’nin temsil ettiği siyasi yapı üzerinden yürütülecekti. Kronolojik kaynaklar bu kırılmayı yeni devlet düzenine geçişin ilk büyük adımı olarak gösterir.

Ardından 24 Temmuz 1923’te Lozan Antlaşması imzalandı. Askerî zafer uluslararası hukuki tanınmayla tamamlanmış oldu.

13 Ekim’de Ankara devlet merkezi hâline geldi.

Ve 29 Ekim 1923’te:

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ilan edildi.

Gazi Mustafa Kemal yeni devletin ilk Cumhurbaşkanı seçildi.

Buradaki dönüşüm yalnız isim değişikliği değildi.

Temel soru değişiyordu:

Egemenliğin sahibi kimdir?

Hanedan mı?

Yoksa millet mi?

Uyruktan Yurttaşa

Osmanlı monarşisinde siyasi düzen hanedan merkezliydi.

Cumhuriyetin hedefi ise bireyin devlet içindeki konumunu “tebaa/uyruk” olmaktan çıkarıp “vatandaş/yurttaş” olarak yeniden tanımlamaktı.

Mustafa Kemal’in daha sonra Medeni Bilgiler için hazırladığı el yazısı notlarında demokrasi ve milli egemenlik üzerinde özellikle durması bu açıdan anlamlıdır. Bu notlarda egemenliğin millete ait olması gerektiğini açık biçimde savunur. Gawrych de Medeni Bilgilerdeki el yazısı bölümlere dayanarak Cumhuriyet döneminin yalnız siyasi değil, bir çeşit “bilişsel devrim” yaratmayı hedeflediğine dikkat çeker.

Bu kavram önemlidir.

Çünkü yeni devlet yalnız insanların hangi kurum tarafından yönetileceğini değiştirmeyi değil, insanların:

devlet, vatandaşlık, özgürlük, hukuk, millet ve sorumluluk

kavramlarını nasıl düşündüğünü de değiştirmeye çalışıyordu.

3 Mart 1924

Devletin zihinsel merkezi değişiyor

Cumhuriyet’in ilanından birkaç ay sonra, 3 Mart 1924’te birbirine bağlı son derece önemli kararlar alındı.

Hilafet kaldırıldı.

Aynı gün Tevhid-i Tedrisat Kanunu, yani Öğretimin Birleştirilmesi Kanunu kabul edildi.

Bu iki kararın ortak noktası vardı:

Siyasi ve zihinsel otoritenin kaynağını yeniden düzenlemek.

Bir tarafta Osmanlı’dan kalan hanedan-din temelli siyasi otoritenin son kurumsal merkezi kaldırılıyordu.

Diğer tarafta farklı eğitim sistemleri tek kamusal eğitim düzeni altında birleştiriliyordu.

Mustafa Kemal’in kendi çocukluğunu hatırlarsak ilginç bir tarihsel paralellik görülür: çocukken anne ve babasının arasında geleneksel mahalle mektebi ile yeni usul Şemsi Efendi Mektebi arasında kalmıştı.

Yıllar sonra kurucu olarak karşısında aynı sorun ülke ölçeğinde duruyordu:

Bir ülkede birbirinden farklı zihinsel dünyalar üreten paralel eğitim sistemleri devam edecek miydi?

Cumhuriyetin cevabı hayır oldu.

Din ile Devlet

Dine karşı değil, siyasallaştırılmasına karşı ayrım

Mustafa Kemal’in laiklik anlayışını yalnız “dini kaldırmak” biçiminde anlatmak yanlış olur.

1924’te Meclis’i açarken kullandığı dil, onun meseleyi nasıl gördüğünü daha açık gösterir: İslam dininin siyasi çıkarların aracı hâline getirilmemesi gerektiğini, dini ve vicdani değerlerin siyasetin günlük mücadelelerinden ayrılmasının hem din hem toplum açısından gerekli olduğunu savunur.

Cumhuriyet dönemindeki laikleşme adımlarının sonucu, devlet hukukunun ve kamusal yönetimin dini otoriteden bağımsızlaştırılmasıydı.

Austin Bay bunu askerî zaferin siyasi olarak sağlamlaştırılmasının parçalarından biri olarak değerlendirir: seçilmiş Meclis’in yaptığı hukuk, devletin temel normu hâline geliyordu.

17 Şubat 1926

Hukuk artık yalnız devleti değil, evi de değiştirecek

Bir devletin ne kadar değiştiğini anlamak için yalnız anayasasına bakmak yetmez.

İnsanların:

evlenme, boşanma, miras, mülkiyet ve aile ilişkileri

nasıl düzenleniyor?

Asıl toplumsal dönüşüm burada görünür.

17 Şubat 1926’da Türk Medeni Kanunu kabul edildi; 4 Ekim 1926’da yürürlüğe girdi. İsviçre Medeni Kanunu temel alınmıştı. Ardından ceza, ticaret, borçlar ve usul hukuku alanlarında da yeni kanunlar kabul edildi.

Medeni Kanun’un önemi yalnız “Batı’dan kanun alınması” değildi.

Eski sistemde insanların hukuki statüleri din, cemaat ve cinsiyet üzerinden farklılaşabiliyordu.

Yeni hukuk sistemi bütün yurttaşlar için ortak bir medeni hukuk düzeni oluşturmaya yöneliyordu. Özellikle aile hukukunda kadın ve erkeğin konumunu değiştiren düzenlemeler bunun toplumsal etkisini büyüttü.

Arnold Ludwig’in yıllar sonra Atatürk’ün siyasi büyüklüğünü değerlendirirken özellikle üzerinde duracağı alanlardan biri tam budur: hukuku değiştirerek toplumun gündelik yaşamını yeniden düzenlemek. Ludwig bunu “social engineering — toplumsal mühendislik” başlığı altında ele alır.

Reform mu, Yeniden Kuruluş mu?

M. Şükrü Hanioğlu’nun entelektüel biyografisi burada önemli bir ayrım yapar.

Cumhuriyet reformlarının bir kısmının fikirleri Mustafa Kemal’den önce Osmanlı Batıcı çevrelerinde zaten tartışılmıştı. Medreselerin kaldırılması, kadınların sosyal hayata katılması, kıyafet değişiklikleri, hukuk reformu gibi önerilerin erken örnekleri vardır.

Dolayısıyla Mustafa Kemal bütün fikirleri sıfırdan icat etmiş değildir.

Fakat Hanioğlu’na göre onu farklılaştıran şey, mevcut fikirleri olağanüstü radikal ve uygulamacı biçimde hayata geçirmesidir. Eski ve yeniyi uzun süre yan yana yaşatmak yerine eski kurumların yerine yeni normlar koymaya yöneldi. Latin alfabesi ve İsviçre Medeni Kanunu bunun belirgin örnekleridir.

Bu ayrım Atatürk’ün liderliğini daha iyi anlatır.

Büyüklük her fikri ilk kez düşünmek değildir.

Var olan fikirlerden uygulanabilir bir sistem kurmak ve bunu gerçekleştirebilmektir.

1928

Bir devlet başkanı kara tahtanın önünde

1 Kasım 1928’de Yeni Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun kabul edildi.

Birkaç ay sonra Millet Mektepleri açıldı ve Atatürk bunların Başöğretmenliğini üstlendi.

Harf Devrimi’nin en güçlü görüntülerinden biri devlet başkanının kara tahtanın başına geçerek yeni alfabeyi insanlara bizzat öğretmesidir.

Bu görüntü liderlik bakımından önemlidir.

Atatürk reformu yalnız:

“Kanunu çıkardık, uygulayın.”

biçiminde bırakmıyordu.

Kendisi uygulamanın görünen yüzüne dönüşüyordu.

Adnan Nur Baykal’ın kitabındaki bir başka anekdot bunu çok iyi tamamlar. Bir devlet görevlisi halka devrimin anlatıldığını söylerken “genelge gönderdik” dediğinde Atatürk’ün cevabı çok nettir:

“Genelgeyle devrim olmaz.”

Baykal bu anıyı “bilgilendirme alışkanlığı” bağlamında kullanır. Asıl ders şudur: değişiklik kâğıt üzerinde duyurulmakla gerçekleşmez; insanların onu anlaması ve günlük davranışa dönüştürmesi gerekir.

Atatürk’ün Sofrası

Yemek masası mı, çalışma masası mı?

Adnan Nur Baykal’ın kitabında yer alan çok karakteristik bir anı, Atatürk’ün sofrasının nasıl işlediğini gösterir.

Sofrada yalnız tabak, bardak ve çiçek bulunmazdı.

Bloknot, kalem ve kara tahta da hazırlanırdı.

Atatürk bazen tartışılan konuyu tahtaya çizerek, yazarak veya karşısındakilere soru sorarak ilerletirdi. Baykal kitabının çıkış noktasını anlatırken bu sofrayı neredeyse bir okul olarak tasvir eder.

Bu ayrıntı 04’te gördüğümüz öğrenme alışkanlığının Cumhurbaşkanlığı döneminde kaybolmadığını gösterir.

Okul bitmiştir.

Ama:

Öğrenme ortamı artık Çankaya’dır.

Medeni Bilgiler

Kurduğu sistemin kavramlarını da yazıyor

Atatürk’ün kuruculuğunu anlamada en ilginç belgelerden biri Vatandaş İçin Medeni Bilgilerdir.

Kitabın hazırlanmasıyla bizzat ilgilendiğini ve yurttaşlara okutulmasını önemli gördüğünü İsmet İnönü’ye yazdığı 18 Eylül 1931 tarihli yazıda açıkça belirtir.

Daha da önemlisi, eserin önemli bölümlerinin arkasında Mustafa Kemal’in kendi el yazısı notları vardır.

Burada:

millet,

devlet,

özgürlük,

demokrasi,

egemenlik,

vatandaş

gibi kavramlar üzerinde çalışır. Gawrych’in kitabında bu el yazısı metinlerin özellikle özgürlük ve milli egemenlik anlayışını görmek için kullanılması tesadüf değildir.

Kurucu lider yalnız kurum yapmıyor.

Kurumların dayanacağı kavramları da düşünüyor.

Kadın

Modernleşmenin sınavı toplumun yarısındaydı

Kadınların hukuki ve siyasi konumu Cumhuriyet dönüşümünün en görünür alanlarından biri oldu.

Medeni Kanun aile hukukunda önemli değişiklikler getirdi.

Ardından kadınların yerel siyasete katılımı genişledi ve 5 Aralık 1934’te kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanındı.

Bu gelişmeyi yalnız tek bir yasaya indirgememek gerekir.

Cumhuriyetin modernleşme anlayışı, kadınları kamusal hayatın dışında tutan bir toplum yapısının çağdaşlaşamayacağı varsayımına dayanıyordu.

Ludwig’in Atatürk’ü değerlendirirken özellikle kadınların statüsü, medeni hukuk, alfabe ve günlük yaşam düzenlemelerini birlikte ele alması bu nedenle anlamlıdır. Bunlar tek tek kanunlardan ziyade toplumun yapısını değiştiren bir paket olarak görülür.

Eğitimden Bilime

Bilgi tüketmek değil, bilgi üreten kurum oluşturmak

Cumhuriyetin eğitim hamlesi yalnız ilkokullar ve okuryazarlıkla sınırlı değildi.

1930’lu yıllarda tarih ve dil araştırmaları kurumsallaştırıldı; Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu kuruldu. 1933 Üniversite Reformu ile İstanbul Darülfünunu yeniden örgütlenerek İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürüldü. Kocatürk’ün genel değerlendirmesi bu dönemde eğitim, üniversite, tarih ve dil çalışmalarının Cumhuriyetin temel modernleşme başlıkları arasında yer aldığını belirtir.

Atatürk’ün bilgiye yaklaşımı burada yeniden görülür:

04’te kendisi kitap okuyordu.

06’da artık:

Toplumun bilgi üretmesini sağlayacak kurumlar kurmaya çalışıyordu.

Bireysel öğrenme alışkanlığı kurumsal öğrenmeye dönüşmektedir.

Ekonomi

Siyasi bağımsızlık tek başına yeterli değil

Mustafa Kemal savaş bittikten birkaç ay sonra, Lozan görüşmeleri henüz devam ederken Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi’ni topladı.

Bu zamanlama önemlidir.

Henüz yeni devletin bütün siyasi yapısı tamamlanmamışken ekonomik bağımsızlık tartışılıyordu.

Çünkü askerî ve siyasi bağımsızlık, kendi ekonomik kaynaklarını oluşturamayan bir devlet için kırılgan kalabilirdi.

1930’larda devlet öncülüğünde sanayi yatırımları ve Beş Yıllık Sanayi Planları bu arayışın daha sistematik aşamalarını oluşturdu. Kocatürk’ün kronolojisi 1934’te ilk Beş Yıllık Plan’ın uygulamaya konulmasını Cumhuriyet ekonomisinin önemli eşiklerinden biri olarak kaydeder.

Burada asker Mustafa Kemal’in lojistik zihniyle kurucu Atatürk arasında başka bir süreklilik görülür:

Bir hedefin arkasında kaynak yoksa, hedef yalnız temennidir.

“Atatürk”

İsim artık bir aile soyadı değil, kurucu rolün adı

24 Kasım 1934’te TBMM özel bir kanunla Gazi Mustafa Kemal’e Atatürk soyadını verdi.

Volkan ve Itzkowitz bu isim değişikliğini psikobiyografik açıdan özellikle önemser.

Çünkü küçük Mustafa önce Mustafa Kemal, zaferden sonra Gazi Mustafa Kemal, 1934’te ise Atatürk olmuştur.

Yani isimler, yaşamındaki farklı rollerle birlikte değişmiştir.

“Atatürk” sözcüğü yalnız kişisel bir soyadı değil, yeni devletin kurucusuna yüklenen sembolik rolün ifadesi hâline geldi.

Anatürk

Ata + Ana: Psikobiyografinin ilginç metaforu

Volkan’ın daha sonraki Türkçe baskısında kitabın adı özellikle:

ATATÜRK / ANATÜRK

olarak kullanılmıştır.

Bunun arkasında ilginç bir anlatı vardır.

1934’te “Atatürk” soyadının Ankara Radyosu’nda duyurulması sırasında spikerin dili sürçerek “Anatürk” dediği aktarılır.

Volkan, olayın gerçekten meydana gelip gelmediğini kesin olarak bilmediğini açıkça yazar. Buna rağmen anlatının psikolojik çağrışımını önemli bulur: toplumun Mustafa Kemal’i yalnız “Ata” — baba figürü olarak değil, koruyan, yetiştiren ve yeniden kuran “Ana” niteliklerini de taşıyan sembolik ebeveyn şeklinde algılamış olabileceğini ileri sürer.

Bunu tarihsel bir gerçek veya halk psikolojisinin kanıtı olarak değil, Volkan’ın psikobiyografik metaforu olarak kullanmak gerekir.

Fakat Navigator’ün hikâyesi açısından son derece güçlü bir bağlantıdır.

03’te:

matem içindeki anne ve onarma

vardı.

06’da:

yeni bir toplumun kurumlarını kuran yetiştirici lider

vardır.

Psikobiyografinin önerdiği çizgi:

onarılan birey → kurtarılan ülke → yeniden kurulan toplum

şeklinde tamamlanır.

Eski Düşman, Yeni Barış

Venizelos örneği

Atatürk’ün devlet adamlığı yalnız iç reformlarla ölçülemez.

Bir başka önemli dönüşüm savaşta karşısında bulunan insanlarla barış döneminde kurduğu ilişkilerde görülür.

Eleftherios Venizelos, Yunanistan’ın Anadolu politikasının en önemli siyasi aktörlerinden biriydi.

Yıllar sonra ise Türk–Yunan yakınlaşmasının taraflarından biri oldu.

Hatta 1934’te Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdi.

Austin Bay’in bu bağlamdaki yorumu çok anlamlıdır.

Atatürk, savaşta kazanan taraf olmasına rağmen kendi doğduğu şehir Selanik’i geri almak gibi bir hedef peşinde koşmadı. Bay bunu, fetih mantığı yerine yeni devletin güvenliğini ve kalıcı barışı tercih eden devlet adamlığı davranışı olarak değerlendirir.

Bu karar kişisel açıdan da dikkat çekicidir.

02’de kökleri,

03’te çocukluğu,

04’te öğrenciliği

Selanik’e bağlıydı.

Ama devlet adamı olduğunda:

kişisel hafıza ile devletin çıkarını birbirinden ayırabildi.

“Yurtta Sulh, Cihanda Sulh”

Atatürk’ün askerî yaşamının büyük bölümü savaş içinde geçti.

Fakat Cumhuriyet döneminde dış politika çizgisinin ana ifadelerinden biri:

“Yurtta sulh, cihanda sulh.”

oldu.

Volkan ve Itzkowitz, onun pan-Türkist genişlemeci bir politika izlemediğini ve bu barış ilkesini devlet politikasının merkezine koyduğunu belirtir.

Bu politika pasiflik anlamına gelmiyordu.

Türkiye 1930’larda Milletler Cemiyeti’ne katıldı, Balkan Antantı’nı imzaladı, Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Boğazlar üzerindeki egemenlik düzenini değiştirdi ve Hatay konusunda diplomatik baskı ve müzakere yürüttü. Kronoloji, savaş yerine diplomatik araçların öne çıktığı bu çizgiyi açık biçimde gösterir.

05’in savaş liderliğiyle 06’nın devlet adamlığı arasındaki fark burada çok nettir:

Aynı lider gerektiğinde savaşıyor; savaşın hedefi gerçekleştiğinde barışı sürdürmeyi başarı olarak görüyor.

Reformların Zamanlaması

Yine aynı eski yetenek

Austin Bay’in kitabında Cumhuriyet reformları anlatılırken dikkat çekici bir yorum vardır.

Reformlar gelişigüzel biçimde ortaya atılmamış; her hamle uygun siyasi koşullar ve fırsatlar değerlendirilerek zamanlanmıştır. Bay’in aktardığı değerlendirmede Atatürk’ün en önemli özellikleri arasında öngörü ve zamanlama duygusu özellikle sayılır.

Burada 05’teki askerle 06’daki kurucu yeniden birleşir.

Çanakkale’de:

birkaç dakika kazanmak.

Büyük Taarruz’da:

bir yıl beklemek.

Cumhuriyet reformlarında:

değişiklikleri sırayla ve siyasi zemin oluştuğunda uygulamak.

Aynı bilişsel beceri farklı sahalarda çalışmaktadır.

Askerlikten Sonra Askerlik Bitmedi; Ölçeği Değişti

Austin Bay’in kitabındaki en güçlü düşüncelerden biri budur:

Atatürk siyasi ve toplumsal reformları, askerî zaferi kalıcı hâle getiren operasyonlar olarak görüyordu.

Bir devlet askerî olarak bağımsız olabilir.

Ama:

eğitimsiz,

ekonomik olarak zayıf,

hukuken parçalı,

bilimsel üretimi sınırlı,

toplumun yarısını kamusal hayattan dışlayan

bir yapı olarak kalırsa bağımsızlığı uzun vadede yeniden tehdit edilebilir.

Bu nedenle Cumhuriyet reformları onun zihninde savaştan tamamen kopuk değildi.

Zaferin devamıydı; yalnız araçlar değişmişti.
06 · ATATÜRK

Bu Sayfanın Sonucu

05’in sonunda karşımızda Gazi Mustafa Kemal vardı.

Savaş kazanmıştı.

06’nın sonunda ise başka bir rol ortaya çıktı:

ATATÜRK

Onu bu aşamada farklılaştıran şey yalnız yaptığı reformların sayısı değildir.

Daha önemli olan, sorunları birbirine bağlı görmesidir.

Siyasi egemenlik tek başına yetmez → hukuk gerekir.

Hukuk tek başına yetmez → eğitim gerekir.

Eğitim tek başına yetmez → bilim ve kültür kurumları gerekir.

Siyasi bağımsızlık tek başına yetmez → ekonomik kapasite gerekir.

Askerî zafer tek başına yetmez → kalıcı dış barış gerekir.

Bu nedenle Atatürk’ün kuruculuğunu en iyi anlatan kelimelerden biri:

SİSTEM

olabilir.

Ve 07’nin sorusu tam burada doğar:

Bütün bu farklı alanlarda tekrar eden bir liderlik sistemi var mıydı?

Çünkü çocuklukta bağımsızlık, okulda kendini geliştirme, savaşta zamanlama ve kuruculukta dönüşüm arasında aynı zihinsel çizgiler tekrar tekrar görünmektedir.

Bir sonraki sayfada artık kronolojiyi bırakacağız.

Atatürk’ü:

olaylar üzerinden değil, çalışma sistemi üzerinden

inceleyeceğiz.

06 · Dipnotlar ve Kaynaklar

  1. 1. George W. Gawrych, The Young Atatürk: From Ottoman Soldier to Statesman of Turkey. Gawrych, askerî zafer sonrasındaki süreci “Yeni Türkiye”nin kuruluşu olarak değerlendirir ve Millî Mücadele’nin geniş anlamda Lozan ve Cumhuriyet ile tamamlandığını belirtir.
  2. 2. Austin Bay, Atatürk: Lessons in Leadership from the Greatest General of the Ottoman Empire, Palgrave Macmillan, 2011. Askerî zaferden modernleşmeye geçiş, grand strategy ve “unified action” çerçevesi.
  3. 3. Saltanatın kaldırılması, Lozan ve Cumhuriyet kronolojisi için Patrick Kinross ve Utkan Kocatürk. Ankara’nın 13 Ekim 1923’te devlet merkezi oluşu ve 29 Ekim’de Cumhuriyet’in ilanı için Kocatürk.
  4. 4. Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları; milli egemenlik, demokrasi ve yurttaşlık kavramları. Gawrych bu metinleri Cumhuriyetin zihinsel dönüşüm hedefini açıklamak için kullanır.
  5. 5. 3 Mart 1924 tarihli Hilafetin kaldırılması ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu için Utkan Kocatürk.
  6. 6. Türk Medeni Kanunu’nun 17 Şubat 1926’da kabulü ve 4 Ekim’de yürürlüğe girmesi; yeni hukuk sisteminin aile ve yurttaşlık üzerindeki etkileri için Johannes Glasneck ve Utkan Kocatürk.
  7. 7. M. Şükrü Hanioğlu, Atatürk: An Intellectual Biography. Osmanlı Batıcılığının daha önce geliştirdiği reform fikirleri ile Mustafa Kemal’in bunları radikal uygulamaya dönüştürmesi arasındaki ayrım.
  8. 8. 1 Kasım 1928 Yeni Türk Harfleri Kanunu, Millet Mektepleri ve Atatürk’ün Başöğretmenliği için Utkan Kocatürk.
  9. 9. Adnan Nur Baykal, Mustafa Kemal Atatürk’ün Liderlik Sırları. Atatürk’ün sofrasının çalışma/öğrenme ortamı olması ve “genelgeyle devrim olmaz” anekdotu.
  10. 10. Vatandaş İçin Medeni Bilgilerin hazırlanmasıyla bizzat ilgilendiğini gösteren 18 Eylül 1931 tarihli yazı için Utkan Kocatürk.
  11. 11. Türk kadınlarına milletvekili seçme ve seçilme hakkının 5 Aralık 1934’te tanınması için Utkan Kocatürk.
  12. 12. Arnold M. Ludwig, King of the Mountain. Atatürk’ün medeni hukuk, kadın, alfabe, soyadı ve toplumsal yaşam reformlarını “social engineering” kapsamında değerlendirmesi. Bu kavram Ludwig’in karşılaştırmalı liderlik terminolojisidir; Navigator’da değer yargısı değil, onun kullandığı analitik kategori olarak aktarılacaktır.
  13. 13. Vamık D. Volkan & Norman Itzkowitz, Atatürk/Anatürk. “Anatürk” radyo dil sürçmesinin gerçekten gerçekleşip gerçekleşmediğinin yazar tarafından kesin bilinmediği özellikle belirtilir; anne-baba sembolizmi psikobiyografik yorumdur.
  14. 14. Austin Bay; Venizelos’un 1934 Nobel Barış Ödülü adaylığı, savaş sonrasındaki Türk–Yunan yakınlaşması ve Mustafa Kemal’in Selanik üzerinde revizyonist talep izlememesi hakkındaki değerlendirme.
  15. 15. “Yurtta sulh, cihanda sulh”, pan-Türkist yayılmacılıktan uzaklaşma ve barış politikası için Volkan–Itzkowitz; Milletler Cemiyeti, Balkan Antantı, Montrö ve Hatay kronolojisi için Kinross/Kocatürk.
  16. 16. Austin Bay’in Lerner–Robinson üzerinden aktardığı değerlendirme: Cumhuriyet reformlarının aşamalı ve dikkatli zamanlanması; öngörü ve zamanlamanın Mustafa Kemal’in radikal planlayıcılığındaki önemi.

07 · LIDERLIĞIN İÇ MIMARISI

Atatürk Nasıl Düşünür, Nasıl Karar Verir, İnsanları ve Sistemi Nasıl Harekete Geçirirdi?

Köklerden başlayıp çocukluk, okul, askerlik ve devlet kuruculuğuna kadar geldiğimizde aynı davranışların farklı dönemlerde tekrar ettiği görülür.

Atatürk’ün liderliğini yalnız “cesur”, “zeki”, “ileri görüşlü” veya “karizmatik” gibi sıfatlarla anlatmak bu nedenle yetersizdir. Çünkü bu özelliklerin tek tek her birine ondan daha fazla sahip insanlar bulunabilir.

Nitekim Falih Rıfkı Atay’ın yaptığı ayrım dikkat çekicidir: Mustafa Kemal’den daha gözü pek, daha bilgili veya onun kadar azimli insanların bulunabileceğini; fakat bütün bunların aynı insanda birleşme biçiminin, onun “liderlik dehasını” oluşturduğunu söyler.¹

Adnan Nur Baykal’ın yüzü aşkın kaynağı tarayarak oluşturduğu çalışmada Atatürk için 50 ayrı liderlik özelliği saptanmıştır: bilgi toplamak, dinlemek, gerçekçi olmak, hazırlanmak, karar vermek, zamanlamak, insan seçmek, liyakat, örgütlemek, problem çözmek, strateji, vizyon, sorumluluk almak ve daha birçok özellik.²

Fakat bu 50 maddeyi ayrı ayrı ezberlemek yerine bir üst soru sormak daha öğreticidir:

Bu özellikler birlikte nasıl çalışıyordu?

Atatürk’ün “liderlik sırları”nı, birbirinden kopuk kişilik özellikleri yerine bir karar ve uygulama sistemi olarak okumak mümkündür.

1 · Önce Gerçeği Gör

Hoşumuza giden bilgi ile gerçek aynı şey değildir

Atatürk’ün karar sisteminin başlangıç noktası iyimserlik veya karamsarlık değil, durumun mümkün olduğu kadar gerçeğe uygun görülmesidir.

Bilişsel psikoloji açısından doğru karar verebilmek için ilk şart, tehdidi ve mevcut koşulları olduğundan büyük ya da küçük görmeden algılayabilmektir. Atatürk’ün liderliği üzerine yapılan bilişsel değerlendirmede de onun iç ve dış tehditleri gerçekçi biçimde değerlendirme yeteneği özellikle öne çıkarılır.³

Bu özellik savaş alanında açık biçimde görülür.

Kütahya–Eskişehir yenilgisi sonrasında siyasi prestij uğruna mevzide kalmadı; ordunun imha tehlikesini kabul etti ve geri çekilmeyi destekledi.

Sakarya’dan sonra zafer sarhoşluğuyla hemen taarruz etmedi; ordunun henüz kesin sonuç alacak durumda olmadığını gördü.

Hatay konusunda ise askerî güç kullanmanın mümkün olabileceğini kabul ettiği hâlde, beklenmeyen uluslararası reaksiyon ihtimalini hesap dışı bırakmadı.

Bir anıda kendisine “bir tümen gönderir, Hatay’ı alırsınız” denildiğinde, bunu askerî olarak yapabileceğini kabul eder; ardından şu soruyu sorar:

Ya karşı taraf bunu bu kez şeref ve namus meselesi yaparsa?

Ve bir sancak uğruna Türkiye’yi yeni bir savaş tehlikesine sokmayacağını belirtir.⁴

Bu, korkaklık değildir.

Aksine:

Yapabileceğin şey ile yapman gereken şeyin aynı olmadığını anlayabilmek.

“Hesabımı Mucizeye Değil…”

Atatürk’ün düşünce dünyasında gerçekçilik yalnız soyut bir özellik değildi.

Bir Fransız yazarın kendisine başarısının olağanüstülüğünden söz ettiği bir anlatıda verdiği cevap çok karakteristiktir:

“Ben hesabımı mucizeye değil, gerçeklere ve rakamlara dayanarak yaptım.”

Ardından Müttefik devletlerin Yunanistan’a neden beklenen desteği sağlayamayacağını siyasi ve askerî verilerle açıklamaya girişir.⁵

Bu cümlede bütün sistemin ilk basamağı vardır:

DİLEK DEĞİL → VERİ

2 · Bilgiyi Bekleme, Topla

Liderin zihni kendisine gelen raporlarla sınırlı değildir

Gerçeği görebilmek için bilgi gerekir.

Atatürk’ün bilgiyle ilişkisi pasif değildi. Önüne getirilen raporu okuyup karar veren yönetici olmakla yetinmedi.

Soru soruyor.

Farklı insanlardan bilgi alıyor.

Haritaya bakıyor.

Karşı tarafın subayını sorguluyor.

Yerel yöneticilere soruyor.

Halka soruyor.

Kendisinin tanımadığı insanlar hakkında bile önceden bilgi topluyordu.

Adnan Nur Baykal’ın aktardığı Celal Bayar örneği bunun güzel bir göstergesidir. Mustafa Kemal, Celal Bey’i henüz şahsen tanımadan önce Batı Anadolu’daki faaliyetlerini takip etmiş; daha sonra kendisine görev vermesinin tesadüf olmadığını anlatırken:

“Şahsen tanımadığı kimseler hakkında bilgi almak suretiyle…”

işin başındaki insanların başarılarının artırılabileceğini belirtmiştir.⁶

Bu davranışın özü:

İnsan hakkındaki karar da bilgiye dayanmalıdır.

Erzurum’da Küçük Bir “Kör Anket”

İnsanlar liderin fikrinden etkilenmeden ne düşünüyor?

Bilgi toplama yöntemlerinden biri özellikle ilginçtir.

Erzurum döneminde Heyet-i Temsiliye ile ilgili önemli bir konuda uzun tartışmalar yapılır; fakat sonuç alınamaz.

Mustafa Kemal kâğıt ister.

Kâğıtları dağıtır ve herkesten:

“Rey ve fikirlerinizi yazınız ve bana veriniz.”

der.

Mazhar Müfit Kansu bunu okul sınavına benzetince Mustafa Kemal bunun:

“Samimi ve dürüst bir gizli yazılı anket”

olduğunu söyler.

Herkes görüşünü diğerlerinden bağımsız biçimde yazar; Mustafa Kemal kâğıtları tek tek okur.⁷

Bugünün karar bilimi diliyle bakıldığında bu yöntem şaşırtıcı derecede moderndir.

Çünkü açık toplantıda ilk konuşan güçlü kişi, liderin yüz ifadesi veya grubun çoğunluğu diğer insanların düşüncesini etkileyebilir.

Gizli görüş toplandığında ise:

Lider, grubun gerçek düşüncesine daha fazla yaklaşabilir.

Burada yalnız “insanlara danışmak” yoktur.

Danışmanın biçimini tasarlamak vardır.

“Zaferi Neyle Kazandınız?”

“Telgraf telleriyle.”

Zaferden sonra kendisine:

“Zaferi neyle kazandınız?”

diye sorulduğunda verdiği:

“Telgraf telleriyle.”

cevabı bu bölümün özünü anlatan en iyi anekdotlardan biridir.⁸

Süngü önemlidir.

Top önemlidir.

Asker önemlidir.

Ama komutan düşmanın nerede olduğunu bilmiyorsa, kendi birliklerinin durumunu göremiyorsa ve emirlerini ulaştıramıyorsa bunların tamamının etkisi azalır.

BİLGİ → KARAR → EMİR → EYLEM

zincirinin ilk halkası koparsa diğer halkalar da işlemez.

3 · Bilgiyi Topladıktan Sonra Zihni Sakinleştir

Sükûnet-i fikir

Bilgi çokluğu iyi kararın garantisi değildir.

Bazen tam tersine, gürültü yaratır.

Mustafa Kemal’in 1916’da subayları için hazırladığı karar verme talimatının ilk ilkesi bu nedenle önemlidir:

SÜKÛNET-İ FİKİR

Bir taktik problemi çözmeden önce mesele başından sonuna birkaç kez sakin bir zihinle incelenmelidir.

Bu yaklaşım:

hemen tepki verme,

duyguyu yok sayma değil ama kararı ele geçirmesine izin vermeme,

problemi yeniden okuma,

eksik olanı belirleme

anlamına gelir.

Bilişsel psikolojide üstbiliş —metacognition—, insanın kendi düşünme süreçlerini izlemesi, kontrol etmesi ve gerektiğinde düzenlemesi olarak tanımlanır. Atatürk’ün liderliğini bilişsel açıdan inceleyen çalışmada problem çözme, karar verme, bilişsel esneklik ve analiz–sentez bu üst düzey işlevlerin temel parçaları arasında ele alınır.⁹

Atatürk’e geriye dönük psikolojik test uygulamak mümkün değildir.

Ancak davranışı ile kavram arasında güçlü bir benzerlik vardır:

Yalnız problemi düşünmüyor; nasıl düşündüğünü de yönetiyor.

4 · Parçala, Sonra Yeniden Birleştir

Analiz + sentez

Karmaşık problem ilk bakışta tek bir büyük duvar gibi görünür.

Analiz bu duvarı parçalar.

Asker ne durumda?

Arazi ne söylüyor?

Düşman ne yapabilir?

Cephane yeterli mi?

Kamuoyu ne düşünüyor?

Diplomatik ortam ne?

Ekonomik kaynak ne kadar?

Sonra sentez gelir.

Parçalar tekrar bir araya getirilir ve tek bir karar oluşturulur.

Bilişsel psikolojide analiz; bütünü parçalarına ayırmak, parça-bütün ve sebep-sonuç ilişkilerini görebilmek olarak tanımlanır. Sentez ise farklı kaynaklardan gelen unsurların yeni ve anlamlı bir bütün içinde birleştirilmesidir.¹⁰

Atatürk’ün liderliğinin dikkat çekici taraflarından biri tam olarak budur.

Savaşta:

arazi + düşman + zaman + lojistik + moral

bir araya gelir.

Millî Mücadele’de:

ordu + Meclis + halk + diplomasi + ekonomi

bir araya gelir.

Cumhuriyet döneminde:

hukuk + eğitim + bilim + ekonomi + kadın + dış politika

aynı büyük dönüşümün parçalarına dönüşür.

Austin Bay’in daha modern askerî terminolojiyle “unified action” dediği yaklaşımın zihinsel kökü budur: askerî, diplomatik, ekonomik ve bilgi gücünü ayrı dünyalar olarak değil, aynı hedefin araçları olarak görebilmek.¹¹

5 · Rakibin Yerine Geç

Yalnız kendi planını düşünme

Mustafa Kemal’in 1916’daki taktik düşünme yöntemi önemli bir zihinsel hareket daha içerir:

Kendini düşmanın yerine koy.

Bu, modern karar dilinde perspektif değiştirmedir.

Kendi planına âşık olan komutan yalnız:

“Ben ne yapacağım?”

diye sorar.

Daha güçlü komutan:

“Ben onun yerinde olsam ne yapardım?”

sorusunu da sorar.

Bu zihinsel hareket büyük önem taşır.

Çünkü rakibi aptal kabul eden plan kırılgandır.

Rakibin:

amacını, korkusunu, kapasitesini, hareket alanını ve alternatiflerini

hesaba kattığında kendi kararının zayıflıkları görünmeye başlar.

Çanakkale’de çıkarmanın yönünü,

Büyük Taarruz’da Yunan ordusunun geri çekilme yollarını,

diplomaside karşı devletlerin olası reaksiyonlarını

aynı düşünme biçimiyle değerlendirmek mümkündür.

6 · Esnek Ol

Ama hedef ile yöntemi birbirine karıştırma

Atatürk’ün kararlılığı bazen “karar verdikten sonra fikrini asla değiştirmezdi” biçiminde yanlış anlaşılabilir.

Oysa kaynaklarda bunun tersini gösteren çok sayıda davranış vardır.

Bilişsel psikolojide bilişsel esneklik, seçenekleri görebilmek, koşullar değiştiğinde düşünce veya strateji değiştirebilmek ve farklı problemlere farklı yöntemlerle yaklaşabilmek olarak tanımlanır. Atatürk üzerine bilişsel değerlendirme, onun uygun zamanı bekleyebilmesini ve koşullara göre yöntem değiştirebilmesini bu başlık altında ele alır.¹²

Burada önemli ayrım şudur:

Esneklik = hedefsizlik değildir.

Hedef sabit kalabilir.

Yöntem değişebilir.

Örneğin:

Amaç: bağımsızlık.

Araç: gerektiğinde diplomasi, gerektiğinde savaş.

Amaç: ordunun korunması.

Araç: gerektiğinde hücum, gerektiğinde geri çekilme.

Amaç: Hatay’ın Türkiye’ye katılması.

Araç: doğrudan savaş değil, diplomatik baskı ve müzakere.

Bu nedenle Atatürk’ün kararlılığı:

“Bir kez düşündüğümü sonsuza kadar savunurum.”

değil;

“Hedefi bırakmam; fakat hedefe giden yolu gerçekliğe göre değiştiririm.”

biçiminde okunmalıdır.

7 · Hızlı Karar ile Büyük Kararı Birbirinden Ayır

Her karar aynı hızda verilmez

Liderlikte en sık yapılan hatalardan biri “iyi lider hızlı karar verir” genellemesidir.

Atatürk’ün davranışlarında iki ayrı karar rejimi görülür.

Kriz anında:

Çabuk karar ver.

Çanakkale’de emir gelmesini sonsuza kadar bekleyemez.

Sivas yolunda tehdit karşısında günlerce komite toplantısı yapılamaz.

Koşullar hızla değişiyorsa gecikmiş doğru karar bile yanlış sonuca yol açabilir.

Baykal’ın “Çabuk Karar Verebilme Yeteneği” başlığı altında çıkardığı temel ilke de budur: acil durumda bilgi eksik olsa bile mevcut bilgiyle en doğru kararı vermek gerekir.¹³

Fakat büyük ve geri dönüşü zor karar için Atatürk’ün kendi yaklaşımı farklıdır:

“Ağır ve katî bir kararın doğruluğuna inanmak için vaziyeti her köşesinden mütalaa etmek lazımdır.”

Çünkü uygulama başladıktan sonra:

“Keşke bu tarafını da düşünseydim…”

denmemelidir.¹⁴

Bu ayrım son derece önemlidir:

ACİL KARAR → HIZ
AĞIR VE KATÎ KARAR → DERİN İNCELEME

İyi lider her zaman hızlı değildir.

Hangi kararın hızlı, hangisinin yavaş verilmesi gerektiğini bilir.

8 · Zamanı Oku

Çanakkale’de dakika, Büyük Taarruz’da bir yıl

Atatürk liderliğinde belki de en fazla tekrar eden özellik zamanlamadır.

Austin Bay askerî biyografisinin girişine:

WINNING TIME

adını verir.

Çanakkale’de geri çekilen birkaç askerin durdurulması, geriden gelen 57. Alay’ın yetişmesi için birkaç dakika kazandırır. Bay bunu yalnız küçük bir taktik hareket değil, yıllar sonrasını etkileyen stratejik bir an olarak okur.¹⁵

Adnan Nur Baykal ise 50 liderlik özelliğinin son iki başlığını:

49. Zaman Mevhumuna Sahip Olma

50. Zamanlama Yeteneği

olarak ayırmıştır.

Bu iki kavram aynı değildir.

Zaman bilinci: zamanın değerini anlamak.

Zamanlama: eylemin doğru anını seçmek.

Çanakkale:

ŞİMDİ HAREKET ET.

Sakarya sonrası:

HENÜZ DEĞİL.

Büyük Taarruz:

ŞİMDİ.

Cumhuriyet reformları:

DOĞRU SIRAYLA.

Aynı lider bazen beklememesiyle, bazen bekleyebilmesiyle başarılıdır.

Bu nedenle liderliğinin ana özelliklerinden biri hız değil:

TEMPO KONTROLÜDÜR.

9 · Danış

Ama sorumluluğu kalabalığın arkasına saklama

Mustafa Kemal’in karar verme yönteminde danışma önemli bir yer tutar.

Fakat danışmak ile karar sorumluluğunu başkalarına bırakmak aynı şey değildir.

Baykal’ın karar verme bölümünde çıkardığı ilke dikkat çekicidir:

Kesin karar verilinceye kadar insanın hoşuna gitmeyen fikirleri bile sonuna kadar dinlemesi gerekir.

Ayrıca kararı mümkün olduğunca insanların inanarak sahipleneceği ortak bir karara dönüştürmek gerektiğini vurgular.¹⁶

Bu davranış özellikle Büyük Taarruz hazırlıklarında görülür.

Fevzi Çakmak,

İsmet İnönü,

ordu komutanları,

kolordu komutanları

planın oluşumuna katkıda bulunmuştur.

Liderin görevi bütün cevapları kendisinin bilmesi değildir.

Doğru insanların bilgisini aynı karar sürecine sokabilmektir.

Ama sonunda Başkomutan:

“Herkes böyle düşündü, ben de yaptım.”

demez.

Nihai sorumluluk ondadır.

10 · İnsan Seç

Sadakatten önce yetenek ve karakter

Atatürk’ün liderliğinin büyük bölümünü kendi yaptığı işler üzerinden anlatırsak önemli bir noktayı kaçırırız:

Başkalarının yaptığı işleri.

Bir liderin kapasitesi yalnız kendi zihninin kapasitesi kadar olsaydı büyük devlet ve ordu yönetmek mümkün olmazdı.

Bu nedenle insan seçmek merkezi bir liderlik fonksiyonuydu.

Adnan Nur Baykal’ın anlattığı Celal Bayar örneğinde, kurulacak millî bankanın başına kimi getireceğini düşünürken Celal Bey’in ahlakına ve namusuna güvenini özellikle vurgular.

Görevi önerdiğinde:

“Bu iş için lazım gelen bütün kaliteler sende vardır.”

der ve onu işe başlatır.¹⁷

Burada seçim ölçütü yalnız:

“Bana bağlı mı?”

değildir.

Yapabilir mi?

Karakterine güvenilir mi?

soruları da vardır.

İnsan Yetiştirmek

Lider kendisine bağımlı insan mı, kendi kararını verebilen insan mı üretir?

Baykal’ın kitabındaki en ilginç başlıklardan biri “Adam Yetiştirme”dir.

Atatürk’e atfedilen düşüncede insan yetiştirmek çiçek yetiştirmeye benzetilir: yetiştirdiğiniz kişiden kişisel karşılık beklememeniz gerekir.

İsmet İnönü ile aralarındaki bir anekdot da dikkat çekicidir. İnönü bir akşam kâğıda:

“Beni yetiştirdiğinize pişman mısınız?”

diye yazar.

Atatürk cevap vermek yerine:

“Sen de bunu imza et.”

der ve kâğıdı cebine koyar.¹⁸

Baykal buradan şu liderlik dersini çıkarır:

İnsanları yalnız talimat alan çalışanlar olarak değil, inisiyatif kullanabilen kişiler olarak geliştirmek gerekir.

Bu, Atatürk’ün sistem düşüncesi bakımından çok önemlidir.

Çünkü iyi liderin çevresindeki herkes:

“Atatürk ne der?”

diye bekliyorsa sistem aslında zayıftır.

Güçlü sistem:

Lider olmadığı anda da doğru karar verebilen insanlar üretir.

11 · Emir Vermek Yetmez

Karşındaki gerçekten anladı mı?

İletişimde Atatürk’ün dikkat ettiği önemli noktalardan biri, mesajın verilmiş olması ile anlaşılmış olması arasındaki farktır.

Liman von Sanders’in bir emri sözlü vermesinin daha hızlı olacağı yönündeki önerisine karşı, Mustafa Kemal’in yazılı emri tercih ettiği aktarılır.

Gerekçesi çarpıcıdır:

Sözlü emirle belki 15 dakika kazanılacaktır.

Ama yanlış anlaşılırsa kaybedilecek olan:

15 dakika değil, bütün bir savaş olabilir.

Bu yaklaşım modern yönetim açısından son derece nettir:

İLETİŞİM = MESAJ GÖNDERMEK DEĞİL, DOĞRU ANLAŞILMAYI SAĞLAMAK.

“Genelgeyle Devrim Olmaz”

1924 depremi sonrasında Pasinler’de bir köylüyle konuşurken Atatürk, köylünün hâlâ:

“Padişah bilir.”

dediğini fark eder.

Padişahlığın kaldırılmış olduğunu hatırlatmasına rağmen köylü aynı cevabı verir.

Yerel yönetici:

“Köylere genelge gönderdik.”

deyince Atatürk’ün tepkisi:

“GENELGEYLE DEVRİM OLMAZ.”

olur.¹⁹

Bir kanun çıkarmak başka şeydir.

İnsanların zihnindeki eski modeli değiştirmek başka.

Bu, 06’da gördüğümüz kuruculuk anlayışının liderlik düzeyindeki karşılığıdır:

Değişiklik kâğıtta değil, davranışta gerçekleştiğinde tamamlanır.

12 · İnsanları Yalnız Akılla Yönetemezsin

His · Dimağ · Vicdan

Atatürk’ü yalnız aşırı rasyonel bir “hesap makinesi lider” gibi sunmak da eksik olur.

George Gawrych liderliğini açıklamak için Mustafa Kemal’in kendi düşünce dünyasından üç kavram çıkarır:

HİS
DİMAĞ
VİCDAN

His:

duygu, sezgi, insanların psikolojisini anlayabilme.

Dimağ:

akıl, zihin, mantık, analiz.

Vicdan:

ahlaki yön, neyin doğru olduğuna ilişkin iç pusula.

Gawrych, Atatürk’ün akıl ve bilimi çok önemsemesine rağmen insanların yalnız akılla harekete geçmediğini anladığını; duyguları ve insan psikolojisini de dikkatle gözlemlediğini belirtir. Bu nedenle onu iyi bir dinleyici ve insan gözlemcisi olarak değerlendirir.²⁰

1923’te Konya’da yeni Türkiye’nin dönüşüm hedefini anlatırken üç alanı birlikte söyler:

Milletin ruhu, vicdanı ve fikri.

Bu ifade liderliğinin önemli bir anahtarını verir.

Bir toplumu yalnız kanun değiştirerek dönüştüremezsiniz.

Fikrini değiştirmek gerekir.

Vicdani değerlerini harekete geçirmek gerekir.

Duygusal dünyasına temas etmek gerekir.

Akıl Tek Başına Yetmez

Duygu tek başına da yetmez

Atatürk’ün zihninde akıl ve duygu birbirlerinin düşmanı değildi.

Duygu:

neden hareket edeceğini verir.

Akıl:

nasıl hareket edeceğini belirler.

Vicdan:

hangi amaç için hareket etmeye değer olduğunu sınar.

Bu nedenle liderlik sistemini yalnız “akıl ve bilim” cümlesine indirmek eksik kalır.

Daha doğru yapı:

HİS + DİMAĞ + VİCDAN

olabilir.

Tutku olmadan büyük amaç doğmayabilir.

Akıl olmadan tutku maceracılığa dönüşebilir.

Vicdan olmadan ise yüksek zekâ kötü bir amacın hizmetinde de kullanılabilir.

13 · Liderliğin Amacı Kendisini Büyütmek Değildir

Atatürk’ün not defterlerinden aktarılan bir cümle, liderlik anlayışının ahlaki merkezini güçlü biçimde açıklar:

“Bir adam ki, büyük olmaktan bahseder, benim hoşuma gitmez…”

Devamında büyüklüğü; kimseye eğilmemek, kimseyi aldatmamak, memleket için gerçek idealin ne olduğunu görmek ve engelleri yardım beklemeden aşmakla ilişkilendirir.

Ve insanlar sonunda size:

“Büyüksün.”

derse buna gülmeniz gerektiğini söyler.²¹

Aynı notlarda ihtiras sahibi olduğunu açıkça kabul eder:

“Benim ihtiraslarım var, hem de pek büyükleri…”

Ancak bu ihtirası makam veya servetle değil:

vatana fayda sağlayacak büyük bir fikrin gerçekleşmesiyle

ilişkilendirir.

Burada liderliğin son sorusu ortaya çıkar:

Gücü ne için istiyorsun?

14 · Liderin Son İşi Sistem Kurmaktır

Atatürk’ün liderliğini yalnız kişisel karizma üzerinden açıklarsak Cumhuriyet dönemindeki kurumlaşmayı açıklamak zorlaşır.

Çünkü kalıcı liderlik:

“Ben varken sistem çalışıyor.”

demek değildir.

Asıl sınav:

“Ben olmadığımda da çalışacak mı?”

sorusudur.

Baykal’ın kitabında Atatürk’e atfedilen şu düşünce bu açıdan çok değerlidir:

“Kendi gidince ilerleme ve hareket durur sanmak bir gaflettir.”

Ve:

“Bir ulus, bir toplum, yalnız bir kişinin çalışması ve çabası ile bir adımcık bile atamaz.”

Bu cümleler liderliği kişi kültünden ayırır.

Büyük liderin görevi kendisini vazgeçilmez kılmak değil:

İnsan + kurum + değer + yöntem üreterek kendisine olan ihtiyacı azaltmaktır.

Cumhuriyet,

Meclis,

hukuk sistemi,

eğitim kurumları,

ordu,

üniversite,

bilim ve kültür kurumları

bu açıdan yalnız reform değildir.

Liderliğin kuruma dönüştürülmesidir.

Dönüşümcü Liderlik

Çevreye uyum sağlayan değil, çevreyi değiştiren

Modern liderlik kuramında dönüşümcü lider, yalnız mevcut koşullara iyi cevap veren kişi değildir.

İnsanların hedeflerini, davranışlarını ve içinde yaşadıkları sistemi değiştirebilen liderdir.

Atatürk’ün liderliğini bilişsel psikolojiyle değerlendiren çalışmada onun özelliklerinin dönüşümcü liderlikle güçlü biçimde örtüştüğü belirtilir:

ortak vizyon,

yaratıcılık,

etkili iletişim,

yüksek motivasyon,

değişimin temsilcisi olma,

duygusal dayanıklılık,

risk alma,

yetkilendirme,

esneklik,

ekip çalışması,

yaşam boyu öğrenme.²²

Bu bizi 06’da gördüğümüz temel ayrımın daha bilimsel karşılığına götürür:

Mustafa Kemal yalnız:

“Bu çevrede nasıl başarılı olurum?”

diye düşünmedi.

Bazı dönemlerde:

“Bu çevreyi nasıl değiştiririm?”

sorusunu sordu.

Austin Bay’in Stratejik Lideri

Bugünkü başarıyı değil, yarının koşullarını yaratmak

Austin Bay stratejik dehayı tarif ederken özellikle ilginç bir ölçüt kullanır:

Gerçek stratejik lider yalnız kendi operasyonunu başarıyla yönetmez.

Kendisinden sonra başka insanların da başarıyla hareket edebileceği koşulları yaratır.

Ve iyi bir stratejik liderin etkisi yalnız bugün değil, yıllar hatta on yıllar sonra da görülebilir.

Bay, Mustafa Kemal’i bu tip lider olarak açık biçimde değerlendirir; onda:

öngörü,

çok yönlü görselleştirme,

karmaşık analiz,

unified action,

fiziksel ve ahlaki cesaret

birlikteliğini vurgular.²³

Bu tanım Halâskâr Navigatörü açısından özellikle önemlidir.

Çünkü bizi bir sonraki soruya hazırlar:

Büyük liderliği nasıl ölçeceğiz?
07 · LİDERLİĞİN İÇ MİMARİSİ

Atatürk’ün Çalışma Sistemi

Bütün bu kaynaklar yan yana getirildiğinde ortaya tek bir “sır” çıkmıyor.

Bir döngü çıkıyor:

GERÇEĞİ GÖR

BİLGİ TOPLA

SÜKÛNETLE DÜŞÜN

PARÇALA VE SENTEZLE

RAKİBİN YERİNE GEÇ

SEÇENEKLERİ GÖR

ZAMANI OKU

DANIŞ

KARAR VER

SORUMLULUĞU AL

DOĞRU İNSANLARI SEÇ

AÇIK İLETİŞİM KUR

UYGULA

SONUCU İZLE

ÖĞREN

GEREKİRSE YÖNTEMİ DEĞİŞTİR

Ve bütün döngünün etrafında üç sınır bulunur:

HİS · DİMAĞ · VİCDAN

Duyguyu anla.

Aklı kullan.

Ama amacı vicdandan koparma.

Bütün Sistemi Tek Cümlede Söylersek

Atatürk’ün liderlik sistemi:

“Ben ne istiyorum?”

sorusuyla başlamaz.

Önce:

“Gerçek durum nedir?”

diye sorar.

Sonra:

“Ne yapılabilir?”

Ardından:

“Ne yapılmalıdır?”

Ve en sonunda:

“Sorumluluğu kim alacak?”

Mustafa Kemal’in tarihsel rolünü farklılaştıran noktalardan biri, kritik anlarda son soruya çoğu kez:

“BEN.”

cevabını verebilmesi olmuştur.

Fakat liderliğinin daha ileri aşamasında cevap değişmiştir:

“BİZ.”

Ve kuruculuğun son aşamasında hedef:

“SİSTEM.”

olmuştur.

07 · SONUÇ

03’te kişiliğin iç kaynaklarını gördük.

04’te bu kişiliğin bilinçli biçimde nasıl geliştirildiğini.

05’te zihnin savaş alanındaki çalışmasını.

06’da aynı yöntemin devlet ve toplum ölçeğine taşınmasını.

07’nin sonunda artık ortak yapıyı görebiliyoruz:

Atatürk’ün liderliği tek bir olağanüstü özelliğin değil, çok sayıda yeteneğin aynı hedef etrafında sistematik biçimde birleşmesinin sonucuydu.

Şimdi Navigator’ün başlangıcından beri topladığımız bütün parçaları dışarıdan bir karşılaştırmaya açabiliriz.

Kökler veya çocukluk artık ölçülmeyecek.

Soru daha yalın olacak:

Tarihsel sonuç bakımından bu lider dünya ölçeğinde nereye yerleşiyor?

Ve burada karşımıza psikiyatrist Arnold M. Ludwig ile on sekiz yıl süren sıra dışı bir çalışma çıkacak:

KING OF THE MOUNTAIN
DAĞIN KRALI

07 · Dipnotlar ve Kaynaklar

  1. 1. Falih Rıfkı Atay’ın Mustafa Kemal’in farklı yetenekleri tek bir liderlik bütünlüğünde birleştirdiğine ilişkin değerlendirmesi; akt. Adnan Nur Baykal, Yöneticiler İçin Yeni Bir Bakış: Mustafa Kemal Atatürk’ün Liderlik Sırları.
  2. 2. Adnan Nur Baykal, a.g.e. Baykal, Atatürk’ün liderliğini 50 özellik altında inceler; bilgi toplama ve dinlemeden strateji, vizyon, sorumluluk, zaman bilinci ve zamanlamaya uzanan sınıflandırma.
  3. 3. Ş. Güliz Kolburan & Hande Tasa, “Atatürk’ün Lider Kişiliği: Bilişsel Faktörler Çerçevesinde Bir Değerlendirme”, Atatürk Haftası Özel Sayısı, 2017. Tehditlerin ve koşulların gerçekçi algılanması ile bilişsel karar süreçleri.
  4. 4. Adnan Nur Baykal, a.g.e., “Karar Verme Yeteneği”; Hatay konusunda askerî imkân ile siyasi riskin birbirinden ayrılması.
  5. 5. Baykal, a.g.e., “Hesap Adamı Olma”; “hesabımı mucizeye değil, gerçeklere ve rakamlara…” anlatısı.
  6. 6. Baykal, a.g.e., “Bilgi Toplama Yeteneği”; Celal Bayar hakkında şahsen tanışmadan önce bilgi toplama örneği.
  7. 7. Mazhar Müfit Kansu’nun Erzurum’daki gizli yazılı görüş toplama anısı; akt. Baykal, a.g.e.
  8. 8. “Zaferi telgraf telleriyle kazandık” anekdotu; Baykal bunu bilgi toplama ve iletişim sistemi bağlamında aktarır.
  9. 9. Kolburan & Tasa, a.g.e.; üstbilişin kişinin kendi bilişsel süreçlerini fark etmesi, izlemesi, denetlemesi ve düzenlemesi olarak tanımlanması; problem çözme, karar verme ve bilişsel esneklik ilişkisi.
  10. 10. Kolburan & Tasa, a.g.e.; analiz–sentez yeteneği, parça-bütün ve sebep-sonuç ilişkilerini görme, farklı bilgi parçalarından yeni bütün oluşturma.
  11. 11. Austin Bay, Atatürk: Lessons in Leadership from the Greatest General of the Ottoman Empire, Palgrave Macmillan, 2011. Atatürk’ün taktikten grand strategy düzeyine uzanan liderliği ve askerî, diplomatik, ekonomik ve bilgi gücünü birleştiren “unified action” yaklaşımı.
  12. 12. Kolburan & Tasa, a.g.e.; bilişsel esneklik, seçenekleri fark etme ve koşullara göre strateji değiştirebilme.
  13. 13–14. Baykal, a.g.e., “Çabuk Karar Verebilme Yeteneği” ve “Karar Verme Yeteneği”. Acil durumda eksik bilgiyle karar verme ile ağır ve kesin kararı bütün yönleriyle inceleme arasındaki ayrım.
  14. 15. Austin Bay, “Introduction: Winning Time”; Arıburnu’nda birkaç dakikanın operasyonel ve stratejik sonuç yaratması.
  15. 16. Baykal, a.g.e.; kesin karar verilene kadar karşıt fikirleri dinleme ve kararı mümkün olduğunca ortak karara dönüştürme ilkesi.
  16. 17–18. Baykal, a.g.e., “Adam Yetiştirme”; Celal Bayar’ın görevlendirilmesi ve İsmet İnönü ile “beni yetiştirdiğinize pişman mısınız?” anekdotu.
  17. 19. Baykal, a.g.e., “Bilgilendirme Alışkanlığı”; Liman von Sanders ile yazılı emir tartışması ve Pasinler’de “genelgeyle devrim olmaz” anekdotu.
  18. 20. George W. Gawrych, The Young Atatürk: From Ottoman Soldier to Statesman of Turkey. Gawrych’in Atatürk liderliğini açıklamak için kullandığı his–dimağ–vicdan üçlüsü; akıl yanında duygu, sezgi, insan psikolojisi ve ahlaki pusulanın önemi.
  19. 21. Kolburan & Tasa, a.g.e.; Atatürk’ün not defterlerinden aktarılan “büyük olmaktan bahseder…” ve “benim ihtiraslarım var…” metinleri; kaynak olarak M. A. İnan, Atatürk’ün Not Defterleri.
  20. 22. Kolburan & Tasa, a.g.e.; dönüşümcü liderlik bağlamında vizyon, yaratıcılık, iletişim, dayanıklılık, risk, yetkilendirme, esneklik, ekip çalışması ve yaşam boyu öğrenme.
  21. 23. Austin Bay, a.g.e.; stratejik liderin yalnız kendi operasyonunu değil, gelecekte başkalarının başarıyla hareket edebileceği koşulları yaratması; Atatürk’te öngörü, çok yönlü görselleştirme, karmaşık analiz, birleşik eylem ve cesaret birlikteliği.

08 · DAĞIN KRALI

Bir Psikiyatrist 20. Yüzyılın Siyasi Liderlerini Aynı Ölçekte Karşılaştırdığında

Buraya kadar Halâskâr Navigatörü Mustafa Kemal’i içeriden izledi.

Köklerini gördük.

Çocukluğunda kişiliğinin oluştuğu ortamı inceledik.

Kendisini nasıl eğittiğine baktık.

Savaş alanında nasıl karar verdiğini gördük.

Zaferden sonra devleti ve toplumu nasıl dönüştürdüğünü izledik.

Sonra bütün bunların arkasındaki ortak liderlik sistemini çıkardık.

Şimdi bakış açısını tamamen değiştireceğiz.

Mustafa Kemal’i bir an Türkiye tarihinden çıkarıp 20. yüzyılın dünya liderlerinin arasına koyacağız.

Ve şu soruyu soracağız:

Bütün bunların tarihsel büyüklüğü karşılaştırmalı olarak ölçülmeye çalışıldığında ne oluyor?

Bu sorunun cevabı, Amerikalı psikiyatrist Arnold M. Ludwig’in yaklaşık on sekiz yıl süren sıra dışı araştırmasında karşımıza çıkıyor:

KING OF THE MOUNTAIN

The Nature of Political Leadership

Türkçesiyle:

DAĞIN KRALI

Siyasi Liderliğin Doğası

Ludwig Kimdi ve Neden Böyle Bir Araştırma Yaptı?

Arnold M. Ludwig bir tarihçi veya siyaset bilimci değildi.

Hekim ve psikiyatristti.

Daha önce yaratıcılık ve olağanüstü başarı üzerine çalışmış; bilim, sanat, edebiyat ve siyaset gibi farklı alanlardaki seçkin insanların yaşamlarını incelemişti.

Siyaset alanı onu özellikle düşündürdü.

Bir ressamın ürünü tablodur.

Bir bilim insanının ürünü araştırmadır.

Bir bestecinin ürünü müziktir.

Peki bir siyasi liderin “ürünü” nedir?

Bir ülkenin büyümesi mi?

Savaş kazanması mı?

Yeni bir devlet yaratması mı?

Toplumu değiştirmesi mi?

Ekonomiyi geliştirmesi mi?

Ölümünden sonra bıraktığı siyasi miras mı?

Ve daha temel soru:

“Siyasi büyüklük” ne demektir?

Ludwig’in araştırması bu sorudan doğdu. 2002’de C-SPAN’de Brian Lamb’le yaptığı uzun söyleşide de çalışmaya siyasi büyüklüğün ne olduğunu anlamaya çalışarak başladığını açıkça anlatır.

18 Yıl

1.941 Yönetici · 199 Ülke · Bir Yüzyıl

Araştırmanın ölçeği olağanüstüdür.

Ludwig, 1 Ocak 1900 ile 31 Aralık 2000 arasını kapsayan dönemde bağımsız ülkelerin fiilî siyasi liderlerini belirledi.

Ortaya:

1.941 YÖNETİCİ
199 ÜLKE

çıktı.

Ludwig buna esprili biçimde yüz yıl yerine “baker’s century” — fırıncı yüzyılı, yani 100+1 yıllık dönem diyordu.

Bu büyük evren; demokratik liderlerden monarklara, diktatörlerden devrimcilere, geçiş dönemi liderlerinden büyük toplumsal dönüşüm gerçekleştiren vizyonerlere kadar çok farklı siyasi figürleri içeriyordu.

Araştırma yaklaşık 18 yıl sürdü.

Ludwig bu süreçte 1.200’den fazla tam biyografi, tez, siyasi inceleme ve tarihsel çalışma okudu; ansiklopedilerden tarih sözlüklerine, gazete ve dergi arşivlerinden uluslararası lider veri kaynaklarına kadar geniş bir malzeme kullandı.

Fakat burada önemli bir ayrım var.

1.941 liderin tamamı genel araştırma evrenidir.

Her biri hakkında aynı ayrıntıda psikolojik ve biyografik bilgi bulunmuyordu.

Bu nedenle Ludwig, yeterli kişisel ve siyasi veriye ulaşabildiği:

377 LİDERİ

ayrıntılı örneklem olarak seçti.

Political Greatness Scale — Siyasi Büyüklük Ölçeği (PGS) ile yapılan ayrıntılı karşılaştırmalar esas olarak bu 377 kişilik örneklem üzerinden yürütüldü.

Bu ayrımı Navigator’da doğru yazalım:

Araştırma evreni: 1.941 yönetici. Ayrıntılı karşılaştırmalı örneklem: 377 yönetici.

“Dağın Kralı” Adı Nereden Geliyor?

Kitabın adı rastgele seçilmiş değildir.

Ludwig kitabın başına zoolog George Schaller’ın dağ gorillerinin oyunlarını anlatan bir gözlemini koyar. Genç gorillerin oyunları arasında bizim çocukluk oyunlarında da karşılığı olan “king of the mountain” ve “follow the leader” davranışlarından söz edilir.

Ludwig’in daha geniş tezi provokatiftir:

Modern devletler, kurumlar, anayasalar ve ideolojiler son derece karmaşık olabilir; fakat statü, üstünlük, ittifak kurma, rakibi saf dışı bırakma ve hiyerarşinin tepesinde kalma davranışlarının bazı kökleri insanın primat geçmişindeki sosyal davranışlarla benzerlik gösterebilir.

Kitap bu nedenle yalnız:

“Kim en büyük liderdi?”

sorusunu sormaz.

Şunları da sorar:

İnsanlar neden yönetmek ister?

Nasıl iktidara gelir?

Neden iktidarı bırakmak istemez?

Zirvede kalmanın bedeli nedir?

Bazıları neden tarih üzerinde diğerlerinden çok daha büyük iz bırakır?

Börü

Halâskâr Navigatörü’nün Metaforu

Ludwig’in kullandığı biyolojik metafor ağırlıklı olarak primat hiyerarşisidir.

Halâskâr Navigatörü’nde buna Türk kültüründen başka bir görsel metafor eklenebilir:

BÖRÜ · BOZKURT

Fakat bunu “bilimsel alfa kurt teorisi” olarak kullanmayacağız.

Börü burada kültürel bir simgedir.

Önde yol açan.

Tehlikeyi fark eden.

Yön gösteren.

Grubu ortak istikamete taşıyan.

Ama sürünün kendisi olmayan figür.

Bu son nokta özellikle önemlidir.

Atatürk’ün liderlik anlayışında da lider:

önde olabilir,

kararı taşıyabilir,

sorumluluğu üstlenebilir;

fakat millet, ordu, Meclis, kurumlar ve yetişmiş insanlar olmadan tarihsel sonuç üretilemez.

Dolayısıyla Dağın Kralı’nın Börü’sü:

“HER ŞEYİ TEK BAŞINA YAPAN ALFA”

değil;

“GRUBUN KAPASİTESİNİ ORTAK BİR YÖNE ÇEVİREN LİDER”

olmalıdır.

Peki “Büyüklük” Nasıl Ölçülecek?

Ludwig’in önündeki asıl metodolojik sorun buydu.

Daha önce Amerikan başkanlarını sıralayan çeşitli araştırmalar vardı. Fakat bunların çoğu uzmanların kişisel değerlendirmelerine dayanıyordu veya yalnız Amerikan siyasi sistemine uygun ölçütler kullanıyordu.

Ludwig ise kültürler arasında kullanılabilecek daha nesnel bir sistem arıyordu.

Bunun için ilginç bir yol izledi.

Önce tarih boyunca yaygın biçimde “büyük” kabul edilmiş siyasi figürlere baktı:

Julius Caesar, Augustus, Napolyon, Büyük İskender, Cengiz Han, Bismarck, George Washington, Abraham Lincoln, Büyük Petro, Timur, Şarlman ve diğerleri.

Bu tarihsel “ölümsüzlerin” ortak siyasi başarılarını araştırdı.

Ve bunların tekrar eden özelliklerinden:

11 BOYUTLU

POLITICAL GREATNESS SCALE · PGS

oluşturdu.

PGS’nin 11 Boyutu

Ludwig’in kullandığı başlıkları yalınlaştırarak şöyle okuyabiliriz:

1 · Something from Nothing

Yoktan Bir Şey Yaratmak

Yeni bir devlet yaratmak veya bir ülkenin bağımsızlığını/kurtuluşunu sağlayan mücadeleye liderlik etmek.

En yüksek düzey, bu mücadelenin başlıca lideri olmaktır.

Atatürk açısından bunun karşılığı açıktır:

Millî Mücadele → bağımsız Türkiye Cumhuriyeti.

2 · More Than Before

Öncekinden Daha Fazlası

Ülkenin toprak, nüfuz veya dış etki alanını genişletmek.

Ludwig tarih boyunca “büyük” sayılan birçok liderin başka ülkeler üzerinde siyasi, askerî veya kültürel nüfuz yarattığını gözlemleyerek bu boyutu ölçeğe ekledi.

Bu kriter, ölçeğin modern değer yargısı olmadığını da gösterir.

PGS:

“Bir lider ahlaken iyi midir?”

sorusundan çok:

“Tarihsel olarak ne kadar büyük değişiklik meydana getirdi?”

sorusunu ölçmeye çalışır.

3 · Staying Power

İktidarda Kalabilme

Liderin etkisini gösterebilecek kadar uzun süre siyasi iktidarda kalması.

Ludwig’in bütün 1.941 yöneticilik evreninde ortalama iktidar süresi yalnız yaklaşık 5,3 yıldı. Bu nedenle uzun süre iktidarda kalmak ayrı bir değişken olarak ele alındı.

4 · Military Prowess

Askerî Başarı

Savaş veya büyük askerî çatışmalarda ülkenin sonucunu değiştirecek başarı üretmek.

Burada yalnız savaşmak değil, net siyasi/askerî sonuç önemlidir.

Atatürk için Çanakkale’den Sakarya’ya uzanan kişisel askerî kariyerin yanında PGS açısından asıl büyük sonuç:

Türk Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıdır.

5 · Social Engineering

Toplumsal Dönüşüm

Toplumun kurumlarını, normlarını veya gündelik yaşamını köklü biçimde değiştirmek.

Atatürk açısından Ludwig’in özellikle dikkat çektiği alan budur:

hukuk, alfabe, kadınların statüsü, laikleşme, eğitim ve toplumsal yaşamın yeniden düzenlenmesi.

“Social engineering” Ludwig’in kendi analitik terimidir. Navigator’da da “toplumsal dönüşüm” şeklinde açıklamak daha doğal olur.

6 · Economic Prosperity

Ekonomik Sonuç

Liderin dönemi boyunca ülkenin ekonomik kapasitesinin ve refahının gelişmesi.

Bu, Ludwig’in büyüklüğü yalnız savaş ve ideolojiyle sınırlamadığını gösterir.

7 · Statesmanship

Devlet Adamlığı

İç ve dış siyasette önemli anlaşmalar, düzenlemeler veya uzun vadeli siyasi sonuçlar yaratabilme kapasitesi.

Askerî zafer başka şeydir.

Zaferden sonra ülkenin çıkarını sürdürülebilir biçimde yönetmek başka.

Atatürk’ün Lozan sonrası dış politikası ve eski düşmanlarla kurduğu ilişkiler bu boyutla birlikte düşünülebilir.

8 · Foster Ideology

Kalıcı Bir Siyasal Fikir Sistemi

Liderin kendisinden sonra da etkisini sürdürecek bir siyasi düşünce, ideoloji veya toplumsal model yaratması ya da güçlendirmesi.

Atatürk açısından:

Cumhuriyetçilik, millî egemenlik, laiklik, modernleşme ve Atatürkçülük/Kemalizm

etrafında oluşan miras bu alanla ilişkilidir.

9 · Moral Exemplar

Ahlaki Örnek Olarak Algılanma

Liderin toplum veya sonraki kuşaklar tarafından kişisel fedakârlık, hizmet veya ahlaki amaçla ilişkilendirilmesi.

Buradaki değerlendirme de mutlak ahlak felsefesi değildir; liderin tarihsel ve toplumsal algı içindeki konumudur.

10 · Political Legacy

Siyasi Miras

Liderin iktidarı sona erdikten sonra siyasi itibarının ve etkisinin devam edip etmemesi.

Ludwig’in en yüksek kategori tanımı “legendary status” — efsanevi statüdür.

Bu kriter Atatürk açısından özellikle dikkat çekicidir.

1938’de ölmüştür.

Fakat siyasi, kültürel ve sembolik etkisi ölümünden yaklaşık doksan yıl sonra hâlâ sürmektedir.

11 · Size of Constituency

Yönetilen Toplumun Ölçeği

Son boyut ülkenin nüfusudur.

Ludwig, milyonlarca insanın kaderini etkileyen bir siyasi liderlikle çok küçük bir siyasi birimi yönetmenin aynı ölçekte değerlendirilmemesi gerektiğini düşünerek nüfus büyüklüğünü de ölçeğe ekledi.

Ölçek Güvenilir miydi?

Ludwig yalnız kriter oluşturup kendi istediği puanı vermedi.

Ölçeğin farklı kişiler tarafından benzer sonuç üretip üretmediğini de sınadı.

Rastgele seçilmiş 30 lider üzerinde iki değerlendirici arasındaki PGS toplam puanı korelasyonu:

r = 0,95

olarak bulundu.

18 Amerikan başkanının ayrı değerlendirmesinde ise:

r = 0,93

elde edildi.

Bu, iki bağımsız değerlendiricinin aynı biyografik bilgilerden hareketle oldukça benzer toplam puanlara ulaşabildiğini gösteriyordu.

Ludwig ayrıca PGS puanlarını Encyclopaedia Britannica ve Encyclopedia Americanada liderlere ayrılan toplam metin miktarı gibi bağımsız dolaylı büyüklük göstergeleriyle karşılaştırdı ve anlamlı bir ilişki buldu.

Bunu ölçeğin geçerliliğine destek veren bulgulardan biri olarak değerlendirdi.

Bu elbette fiziksel bir metre değildir.

“31 puan alan kişi 30 puan alandan tam olarak %3,3 daha büyüktür” denemez.

Ludwig’in kendisi de buna özellikle karşı çıkar.

Ve Sonuç

Appendix A’da Bir Satır

377 kişilik ayrıntılı örneklemin listesi kitabın Appendix A — Sample of Rulers bölümünde verilir.

Orada şu satır vardır:

Ataturk · Turkey · 1923 · PGS 31 · Top Third

Karşılaştırmak için aynı tabloda:

Franklin D. Roosevelt · 30

Josef Stalin · 29

Vladimir Lenin · 28

yer alır.

C-SPAN söyleşisinde Brian Lamb tablodaki üst sıraları Ludwig’e doğrudan okur:

Atatürk 31

Mao 30

F. D. Roosevelt 30

Stalin 29

Lenin 28

ve sorar:

20. yüzyılda bulduğunuz bir numaralı lider Atatürk mü?

Ludwig’in yanıtı tek kelimedir:

“YES.”

Navigator’ın bu anında ekranda fazla metne bile gerek yok.

31

Ludwig’in Ölçeğinde En Yüksek Puan

Buradaki önemli düzeltmeyi de yapalım:

31 puanı “31/33” diye yazmayalım.

Kitabın PGS’si 11 farklı alt ölçeğin toplamından oluşuyor ve Ludwig sonucu ham toplam PGS puanı olarak veriyor.

Dolayısıyla doğru ve temiz ifade:

PGS = 31

olmalıdır.

Ve asıl önemli karşılaştırma:

Ludwig’in 377 kişilik ayrıntılı örnekleminde en yüksek toplam PGS puanı.

Ludwig Neden Atatürk Diyor?

C-SPAN’de Brian Lamb aynı sorunun devamını soruyor:

“Ama neden Atatürk?”

Ludwig’in cevabının özü üç büyük alanda toplanıyor.

1 · Yeni bir ülkenin kuruluşu

Atatürk yalnız mevcut bir devletin başbakanı veya cumhurbaşkanı olmadı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden yeni Türkiye’nin kuruluşuna uzanan mücadelenin merkezî siyasi ve askerî liderlerinden biri, nihayetinde de yeni Cumhuriyetin kurucu lideri oldu.

Bu PGS’nin ilk boyutunda büyük puan getiriyor.

2 · Derin toplumsal dönüşüm

Ludwig özellikle:

hukuk,

laiklik,

alfabe,

kadının konumu,

toplumsal kurumların yeniden düzenlenmesi

üzerinde duruyor.

Yani Atatürk yalnız ülkenin sınırlarını savunmamış; ülke içinde yeni bir toplum düzeni kurmaya yönelmişti.

3 · Birçok boyutta aynı anda yüksek etki

Asıl fark burada.

Bir lider büyük asker olabilir ama sosyal dönüşüm yaratmayabilir.

Bir başkası başarılı ekonomist olabilir ama yeni devlet kurmamıştır.

Bir diğeri güçlü ideoloji yaratabilir fakat askerî başarı göstermemiştir.

Atatürk’ün yüksek PGS puanının nedeni:

BİRDEN FAZLA BÜYÜKLÜK BOYUTUNDA AYNI ANDA SONUÇ ÜRETMESİDİR.

Bu, Halâskâr Navigatörü’nde 03–07 boyunca gördüğümüz bütün hikâyenin başka bir yöntemle yeniden ortaya çıkmasıdır.

Ama Ludwig Hemen Fren Yapıyor

Ludwig, söyleşide Atatürk’ün ilk sırada çıktığını onayladıktan hemen sonra önemli bir uyarı yapar.

Bu puanların:

“taşa kazınmış”

sayılmaması gerektiğini söyler.

Yakın puanlı liderlerin daha geniş kümeler halinde değerlendirilebileceğini; 1–2 puanlık farkları mutlak üstünlük olarak okumamak gerektiğini açıklar.

Dolayısıyla bizim söyleyeceğimiz:

“Bilim Atatürk’ün tartışmasız dünyanın en büyük insanı olduğunu kanıtladı.”

değildir.

Doğru ifade:

Arnold M. Ludwig’in kültürler arası siyasi başarıları karşılaştırmak üzere geliştirdiği PGS’de Atatürk, 377 kişilik ayrıntılı 20. yüzyıl liderleri örnekleminde 31 puanla en yüksek toplam skoru aldı.

Bu zaten yeterince çarpıcıdır.

Abartmaya ihtiyaç yoktur.

“Büyüklük” İyi İnsan Demek Değildir

Ludwig’in yaptığı çok önemli başka bir ayrım vardır.

PGS’de “greatness — büyüklük”, hayranlık anlamına gelmez.

Bir insan tarih üzerinde olağanüstü büyük etki yaratmış fakat korkunç sonuçlar üretmiş olabilir.

Bu nedenle Stalin gibi figürlerin de yüksek puanlar alabilmesi ölçeğin bir çelişkisi değildir.

Ludwig’in ölçtüğü şey:

TARİHSEL-SİYASİ ETKİNİN BÜYÜKLÜĞÜDÜR.

C-SPAN’de de bazı yüksek puanlı liderlerin kişisel veya ahlaki olarak son derece kötü insanlar olabileceğini açıkça söyler.

Bu ayrım Atatürk açısından sonucu daha ilginç yapıyor.

Çünkü onun puanı yalnız savaş veya otorite nedeniyle yükselmiyor.

Devlet kuruculuğu + askerî sonuç + toplumsal dönüşüm + devlet adamlığı + siyasi miras

birlikte çalışıyor.

Ludwig’in İkinci Bulgusu

Büyük Liderlerde Yedi Tekrarlanan Özellik

PGS, liderin ne başardığını ölçmeye çalışıyordu.

Ludwig sonra başka bir soru sordu:

Bu kadar büyük siyasi başarı gösteren liderlerin kişiliklerinde ortak bir şey var mı?

Çoklu regresyon ve başka istatistiksel yöntemlerle yaptığı analizlerin sonucunda, büyük liderlerde daha sık görülen yedi davranışsal özelliği:

THE SEVEN PILLARS OF POLITICAL GREATNESS

SİYASİ BÜYÜKLÜĞÜN YEDİ SÜTUNU

olarak adlandırdı.

Bunlar:

1 · Dominance

Öne çıkma ve liderlik konumunu alma dürtüsü

2 · Contrariness

Mevcut otoriteye ve yerleşik düzene gerektiğinde karşı çıkabilme

3 · Personal Presence

Kişisel etki / karizma / bulunduğu ortamda ağırlık yaratma

4 · Change Agent

Mevcut düzeni yalnız yönetmek yerine değiştirmeye yönelme

5 · Vanity

Kendi tarihsel rolüne ve büyüklüğüne ilişkin güçlü benlik algısı

6 · Courage

Kişisel risk üstlenebilme ve tehlike karşısında geri çekilmeme

7 · Wary Unease

Tam anlamıyla rahatlamayan, huzursuz, tetikte, daha fazlasını yapmaya yönelten iç gerilim

Bu listeyi “Atatürk’te bunların yedisi de yüzde yüz vardı” şeklinde mekanik kullanmayacağız.

Ama Navigator’ın önceki sayfalarıyla karşılaştırınca şaşırtıcı paralellikler çıkıyor.

03’te bağımsızlık ve otoriteyle çatışma vardı.

04’te kendini sürekli geliştirme vardı.

05’te kişisel cesaret ve sorumluluk alma vardı.

06’da change agent — sistemi dönüştürme vardı.

07’de kişisel etki, bilgi, zamanlama ve sistem kurma vardı.

Ludwig’in istatistiksel çalışması bizim hikâyemizi “kanıtlamıyor”.

Fakat tamamen farklı bir yöntemle benzer liderlik özelliklerinin büyük siyasi başarılarla birlikte kümelendiğini gösteriyor.

Dağın Tepesine Çıkmak Başka

Orada Ne Yaptığın Başka

“Dağın Kralı” metaforunun Halâskâr Navigatörü açısından son anlamı burada ortaya çıkıyor.

Dağın zirvesine ulaşmak:

GÜÇ

demektir.

Fakat tarihte büyük sayılmak için yalnız gücü ele geçirmek yeterli değildir.

Ludwig’in 1.941 yönetici içinde gördüğü şeylerden biri de budur:

Çok sayıda insan ülkesinin en yüksek makamına ulaşmıştır.

Ama yalnız küçük bir bölümü, iktidar döneminde ülkesinin tarihini köklü biçimde değiştirmiştir.

Dolayısıyla:

ZİRVEYE ÇIKMAK ≠ BÜYÜKLÜK

Büyüklük, zirvede:

ne yarattığın,

ne değiştirdiğin,

hangi sonucu aldığın,

ve senden sonra neyin yaşamaya devam ettiği

ile ilgilidir.

WAR + PGS

Birbirinden Bağımsız İki Sayısal Pencere

05’te tamamen farklı bir karşılaştırma görmüştük.

Ethan Arsht’ın askerî muharebe performansını sayısallaştırmaya çalışan WAR modelinde:

Napolyon · 1. sıra

Mustafa Kemal Atatürk · WAR 3,575 · 12. sıra

olarak kullanıyoruz.

Şimdi Ludwig’in siyasi büyüklük çalışmasında:

Atatürk · PGS 31 · en yüksek skor

karşımıza çıkıyor.

Bu iki yöntemi birbirine karıştırmamak gerekir.

WAR

Muharebe düzeyindeki komutan katkısını sayısallaştırmaya çalışıyor.

PGS

Bir siyasi liderin iktidarı boyunca yarattığı geniş tarihsel ve siyasi sonucu ölçmeye çalışıyor.

Biri askerî.

Diğeri siyasi-tarihsel.

Ve tam bu nedenle yan yana gelmeleri ilginç:

Mustafa Kemal askerî lider olarak üst düzeyde; Atatürk kurucu-siyasi lider olarak Ludwig’in ölçeğinin tepesinde.

Mustafa → Mustafa Kemal → Gazi Mustafa Kemal → Atatürk

Halâskâr Navigatörü’nün başından beri aslında bir isim değişimini de izledik.

MUSTAFA

Matem, anne, baba, kayıplar.

MUSTAFA KEMAL

Okul, kitap, düşünce, kendini yetiştirme.

GAZİ MUSTAFA KEMAL

Savaş, karar, zamanlama, zafer.

ATATÜRK

Devlet, toplum, hukuk, eğitim, kurum ve miras.

Ludwig’in 31 puanı bu hayatın yalnız son aşamasını değerlendiren bir etiket değildir.

PGS’de yüksek puanı üreten şey:

bu aşamaların sonunda ortaya çıkan tarihsel sonuçların birleşimidir.

08 · DAĞIN KRALI

Sonuç

Arnold Ludwig Atatürk’ü araştırmak için yola çıkmadı.

Türkiye üzerine bir kitap yazmıyordu.

Atatürkçülüğü incelemiyordu.

Sorusu çok daha genişti:

Siyasi büyüklük nedir?

Bunu cevaplamak için:

18 yıl çalıştı.

1.941 20. yüzyıl yöneticisini belirledi.

199 ülkeyi kapsadı.

1.200’den fazla biyografi ve çalışma okudu.

377 lideri ayrıntılı analiz etti.

11 boyutlu bir Siyasi Büyüklük Ölçeği geliştirdi.

Ve bu 377 kişilik ayrıntılı örneklemde:

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
PGS · 31

ile en yüksek toplam puana ulaştı.

Brian Lamb bunun doğru olup olmadığını kendisine doğrudan sordu.

Ludwig doğruladı.

Sonra:

“Neden Atatürk?”

sorusu geldi.

Cevabın özü, Halâskâr Navigatörü’nün bütün önceki sayfalarında zaten vardı:

bir ülkenin kurtuluşuna liderlik etmek,

yeni bir devlet kurmak,

askerî sonuç üretmek,

toplumun kurumlarını değiştirmek,

ve ölümünden sonra da yaşayan siyasi bir miras bırakmak.

Ludwig’in sayısı hikâyenin yerine geçmiyor.

Hikâyenin sonunda dışarıdan gelen şaşırtıcı bir kontrol noktası oluyor.

Ve “Dağın Kralı”nın en güçlü cümlesi bence şöyle olmalı:

Dağın zirvesine çıkmak güçtür.

Tarihte kalmak ise bıraktığınız sonuçtur.

08 · Dipnotlar ve Kaynaklar

  1. 1. Arnold M. Ludwig, King of the Mountain: The Nature of Political Leadership, University Press of Kentucky, 2002. Ludwig araştırmasını 1 Ocak 1900–31 Aralık 2000 döneminde 199 ülkeden 1.941 siyasi yönetici üzerinde kurmuş; ayrıntılı yaşam ve siyasi başarı analizini yeterli veri bulunan 377 kişilik örneklemde yürütmüştür.
  2. 2. Ludwig’in yaklaşık 18 yıllık araştırmasında 1.200’den fazla tam biyografi, tez, siyasi anlatı ve tamamlayıcı kaynak kullandığı hem kitabın girişinde hem 15 Eylül 2002 tarihli C-SPAN Booknotes söyleşisinde belirtilmektedir.
  3. 3. Ludwig, tarihsel olarak “büyük” kabul edilen Julius Caesar, Napolyon, Büyük İskender, Washington, Lincoln, Bismarck, Cengiz Han ve diğer liderlerin ortak siyasi başarılarından hareketle 11 bileşenli Political Greatness Scale (PGS) geliştirmiştir.
  4. 4. PGS’nin 11 boyutu: Something from Nothing, More Than Before, Staying Power in Office, Military Prowess, Social Engineering, Economic Prosperity, Statesmanship, Foster Ideology, Moral Exemplar, Political Legacy ve Population of Country.
  5. 5. PGS değerlendiriciler arası güvenilirlik analizlerinde rastgele seçilen 30 lider için r=0,95, 18 ABD başkanı için r=0,93 bulunmuştur. Ölçeğin geçerliliği için ansiklopedilerde liderlere ayrılan metin miktarı gibi bağımsız dolaylı ölçütlerle ilişkiler de incelenmiştir.
  6. 6. Kitabın Appendix A tablosunda Atatürk satırı “Ataturk · Turkey · 1923 · Type 2 · PGS 31 · Third 3” şeklindedir. Aynı örneklemde F. D. Roosevelt 30, Stalin 29, Lenin 28 PGS puanı almıştır.
  7. 7. 15 Eylül 2002 C-SPAN Booknotes söyleşisinde Brian Lamb, Atatürk’ün 31 puanla birinci, Mao ve F. D. Roosevelt’in 30, Stalin’in 29, Lenin’in 28 olduğunu Ludwig’e okumuş; Ludwig Atatürk’ün ilk sırada çıktığını doğrulamıştır. Ludwig aynı konuşmada yakın puanların mutlak sıralamalar şeklinde değil, daha geniş kümeler hâlinde de düşünülebileceğini özellikle belirtmiştir.
  8. 8. Ludwig’in “büyüklük” kavramı kişisel hayranlık veya ahlaki iyilikle eş anlamlı değildir; ölçek siyasi-tarihsel başarı ve etkinin büyüklüğünü ölçmeye çalışır.
  9. 9. Ludwig’in Atatürk’ün yüksek puanını açıklarken üzerinde durduğu başlıca unsurlar; Türkiye’nin kuruluşundaki rolü, derin toplumsal dönüşüm, laikleşme ve geniş reform programıdır.
  10. 10. Ludwig’in istatistiksel analizlerle ilişkilendirdiği Seven Pillars of Political Greatness: Dominance, Contrariness, Personal Presence, Change Agent, Vanity, Courage ve A Wary Unease. Bunlar PGS’nin 11 başarı boyutundan farklıdır: PGS ne başarıldığını, yedi sütun ise büyük başarılarla birlikte daha sık görülen bazı lider özelliklerini ele alır.
  11. 11. “Börü/Bozkurt” bu çalışmanın veya Ludwig’in kullandığı bilimsel model değildir. Ludwig’in metaforik karşılaştırması esas olarak primat hiyerarşileri üzerindedir. Börü, Halâskâr Navigatörü’nde yalnızca Türk kültürüne ait görsel ve anlatısal bir liderlik sembolü olarak kullanılacaktır.

09 · GENÇLIĞE BIRAKTIĞI GÖREV

Halâskâr’ın Son Mesajı: Cumhuriyet Bir Kişiye Emanet Edilemez

08’in sonunda başka bir araştırmacının gözünden Atatürk’e baktık.

Arnold Ludwig’in karşılaştırmalı ölçeğinde 31 puanla en yüksek toplam PGS değerini gördük.

Fakat Halâskâr Navigatörü’nün son sözü Ludwig’e ait olmamalı.

Son sözü Atatürk’e bırakalım.

Çünkü yaşamının sonunda çözmeye çalıştığı en zor problem artık savaş, hukuk veya ekonomi değildi.

Sorun şuydu:

Kurucu öldükten sonra sistem nasıl yaşayacak?

Bu soru 07’de gördüğümüz liderlik anlayışının doğal sonucudur.

Eğer bütün düzen bir kişiye bağlıysa o kişi ne kadar güçlü olursa olsun kurduğu sistem zayıftır.

Eğer Cumhuriyet yalnız Mustafa Kemal hayattayken korunabiliyorsa ortada kurumsallaşmış bir Cumhuriyet yoktur.

Bu nedenle Atatürk’ün son büyük hamlelerinden biri kendisinin yerine başka bir “kurtarıcı” seçmek değil, sorumluluğu bir kuşağa devretmek oldu.

1927 · NUTUK

Önce Geçmişi Kayda Geçirdi

Nutuk yalnız uzun bir tarih anlatısı değildir.

Atatürk, Millî Mücadele’nin başlangıcından Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar olan süreci; belgeler, telgraflar, yazışmalar, kararlar, tartışmalar ve kendi değerlendirmeleri üzerinden yeniden kurar.

Atatürk Araştırma Merkezi, Nutuk’un CHP’nin İkinci Kurultayı’nda altı gün boyunca yaklaşık 36,5 saat süren bir konuşma olarak verildiğini; eserin Cumhuriyet’in nasıl kurulduğunu ve nasıl korunması gerektiğini anlatan temel metinlerden biri hâline geldiğini belirtir.

Bu açıdan Nutuk’u yalnız:

“Ben ne yaptım?”

metni olarak okumak eksiktir.

Metnin daha derindeki sorusu:

“Biz buraya nasıl geldik ve tekrar aynı tehlikeye düşmemek için neyi bilmeliyiz?”

şeklindedir.

Bu nedenle Nutuk’un sonunda bir tarihçinin sonuç bölümü yoktur.

Bir görev devri vardır.

Neden Gençlik?

Atatürk Cumhuriyet’i bir devlet kurumuna, siyasi partiye, orduya veya tek bir halefe bırakmak yerine gençliğe seslenir.

Bu seçim önemlidir.

Çünkü kurumlar bozulabilir.

Yöneticiler hata yapabilir.

Ordular yenilebilir.

Ekonomi çökebilir.

Siyasi çoğunluk değişebilir.

Fakat yeni kuşaklar sürekli yeniden ortaya çıkar.

Bu nedenle gençlik biyolojik yaştan daha geniş bir anlam kazanır:

Cumhuriyetin geleceğinde sorumluluk alacak yeni kuşak.

Nutuk’un sonunda verilen görev böyle başlar:

“Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.”

Atatürk burada çok bilinçli bir kelime kullanır:

BİRİNCİ

Yani öncelik sırası verir.

Bağımsızlık ve Cumhuriyet diğer bütün hedeflerin üzerinde korunması gereken temel yapı olarak tanımlanır.

Nutuk’un Gençliğe Hitabe ile sona ermesi, metnin yalnız geçmişi kaydetmediğini; geleceğe yönelik bir görev tanımı da yaptığını gösterir.

Gençliğe Hitabe’yi Bir “Risk Senaryosu” Olarak Okumak

Gençliğe Hitabe çoğu zaman yalnız törensel veya duygusal bir metin olarak okunur.

Oysa yapısına bakıldığında şaşırtıcı derecede sistematik bir en kötü durum senaryosu vardır.

Atatürk önce korunacak değeri tanımlar:

İSTİKLÂL + CUMHURİYET

Sonra tehdidi tanımlar:

DAHİLÎ + HARİCÎ TEHDİTLER

Ardından tek tek koruyucu bariyerlerin çöktüğü varsayımını kurar.

Kaleler ele geçirilebilir.

Tersanelere girilebilir.

Ordular dağıtılabilir.

Ülkenin fiilî olarak işgali mümkün olabilir.

Daha da ileri gider.

Devleti yönetenlerin dahi hata, sapma hatta ihanet içinde bulunabileceği ihtimalini dışlamaz.

Ve en sonunda toplumun:

yoksulluk ve sıkıntı içine düşmüş

olabileceği varsayılır.

Bu olağan bir vatanseverlik konuşması değildir.

Bu:

BÜTÜN KORUMA KATMANLARININ AYNI ANDA ÇÖKTÜĞÜ SENARYODUR.

Neden Bu Kadar Karanlık Bir Senaryo?

Çünkü Mustafa Kemal buna benzer bir tabloyu zaten yaşamıştı.

1918–1919’a dönelim.

Osmanlı Devleti savaştan yenik çıkmıştı.

Ordu terhis ediliyordu.

İstanbul işgal altına girecekti.

Anadolu’nun çeşitli bölgeleri işgal ediliyordu.

Merkezî hükûmetin hareket alanı son derece sınırlıydı.

Ekonomik kaynaklar tükenmişti.

Toplum savaşlardan yorgundu.

Dolayısıyla Gençliğe Hitabe’de anlatılan karanlık gelecek tablosu tamamen hayalî değildir.

Atatürk aslında gelecek kuşağa:

“Benim karşılaştığım koşullara benzer koşullar bir gün tekrar ortaya çıkabilir.”

demektedir.

Bu nedenle metnin mantığı korku üretmek değildir.

HAZIRLIKLI OLMAKTIR.

07’de gördüğümüz liderlik sistemi burada yeniden karşımıza çıkar:

En kötü ihtimali düşün.

Gerçeği inkâr etme.

Sistemin hiçbir koruma katmanını mutlak güvenli kabul etme.

Ve şartlar kötüleştiğinde sorumluluğun ortadan kalktığını sanma.

Kurumlar Çökerse Ne Olur?

Hitabe’nin belki de en radikal fikri burada bulunur.

Normal bir devlette Cumhuriyet’i:

hukuk,

Meclis,

yönetim,

ordu,

polis,

mahkemeler

korur.

Fakat Atatürk bunların hiçbirini sonsuza kadar kusursuz kabul etmez.

Metinde iktidarı elinde bulunduranların bile yanlış yola girebilmesi ihtimali açıkça vardır.

Bu son derece önemli bir liderlik düşüncesidir.

Çünkü:

KURUM ≠ KENDİLİĞİNDEN DOĞRU

Kurumlar, içindeki insanların kararlarıyla işler.

Bu nedenle Cumhuriyetin devamı yalnız kurumların varlığına değil:

Cumhuriyetin temel ilkelerini anlayan yurttaşa

da bağlıdır.

“Muhtaç Olduğun Kudret…”

Bütün dış desteklerin ortadan kalktığı varsayıldıktan sonra Hitabe’nin son cümlesi gelir:

“Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”

Bu cümleyi yalnız biyolojik veya ırksal bir ifade olarak okumak metnin ana mantığını daraltır.

Cümlenin bulunduğu bağlam daha geniştir.

Atatürk gençliğe:

paran varsa görev yap,

ordun güçlüyse görev yap,

yöneticilerin doğruysa görev yap

dememektedir.

Tam tersine bütün dış koşulları tek tek ortadan kaldırır.

Sonra sorumluluğu bireye geri verir.

Bu nedenle cümlenin işlevi:

DIŞ KAYNAK YOKSA BİLE İÇSEL İRADE VAR

mesajıdır.

Navigator’ın 03. sayfasındaki “kendi iç gücüne dayanma” temasının, burada artık kişisel olmaktan çıkıp yeni kuşağa aktarılması dikkat çekicidir.

Bu bir psikolojik nedensellik kanıtı değildir.

Fakat yaşam öyküsünün iki ucundaki dil şaşırtıcı biçimde birbirine yaklaşmaktadır:

çocuk Mustafa → kendi başına dayanabilme

ve

gençlik → koşullar ne kadar kötü olursa olsun sorumluluk alabilme.

Halâskâr Paradoksu

Burada Halâskâr Navigatörü’nün adındaki paradoks ortaya çıkar.

Halâskâr = kurtarıcı.

Mustafa Kemal gerçekten de döneminin kaynaklarında ve kamuoyunda “Halâskâr Gazi” gibi ifadelerle anılmıştır.

Fakat onun gençliğe bıraktığı mesaj:

“Bir daha ülke tehlikeye düşerse yeni bir Mustafa Kemal bekleyin.”

değildir.

Tam tersidir.

KURTARICI BEKLEME.

Sorumluluğu kendin taşı.

Bu açıdan Atatürk’ün belki de en ileri liderlik düşüncesi kendi kahramanlığını yeniden üretmek değil:

kahramana olan ihtiyacı azaltacak yurttaşlık bilinci üretmektir.

12 Ekim 1925 · Karşıyaka

Bu Kez Konuşan Devlet Adamından Çok Evlat

Gençliğe Hitabe son derece kontrollü bir sorumluluk metnidir.

Fakat Atatürk’ün genç kuşaklara ve Cumhuriyetin korunmasına ilişkin dili her zaman bu kadar soğukkanlı değildir.

Bunun en çarpıcı örneklerinden biri 12 Ekim 1925’te İzmir’de Karşıyakalılara yaptığı konuşmadır.

Konuşmanın tam metni dönemin Hakimiyet-i Milliye gazetesine dayanılarak Atatürk Araştırma Merkezi’nin Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri içinde yayımlanmıştır.

Bu konuşmayı 03’teki kişilik gelişimi bölümünden bağımsız okumamak gerekir.

Çünkü konuşmanın merkezinde:

ZÜBEYDE HANIM

vardır.

Atatürk Karşıyakalılara annesinin onların topraklarında yattığını hatırlatır.

Annesinin mezarını ziyaret ettiğinde, onun çektiği acıları eski rejimle ilişkilendirdiğini anlatır.

Ve ardından kullandığı dil son derece sertleşir.

“Çok İntikamcı Olunuz”

Atatürk bu konuşmada:

“Çok intikamcı olmanız lâzımdır. Çok intikamcı olunuz.”

der.

Ardından:

“Düşmanlarınız çoktur.”

ve dostla düşmanı ayırma alışkanlığından söz eder. Karşıyaka konuşmasının bu bölümü Atatürk Araştırma Merkezi’nin yayımladığı metinde, dönemin gazete kaynağına dayalı olarak yer almaktadır.

Bu sözleri Atatürk’ün genel siyasi dilinden koparıp:

“Atatürk sürekli intikam çağrısı yapan bir liderdi.”

şeklinde okumak yanlış olur.

Çünkü konuşmanın bağlamı son derece özeldir.

Karşısındaki yer:

annesinin mezarının bulunduğu Karşıyaka’dır.

Konuşmanın hedef aldığı siyasi düzen:

istibdat, saltanat ve hilafet düzenidir.

Dolayısıyla buradaki “intikam”, sıradan kişisel husumetten çok, eski rejimin geri dönmesine izin vermeme yönündeki çok sert bir Cumhuriyet retoriği içinde kullanılır.

Yine de kelimenin sertliğini yumuşatmaya çalışmamalıyız.

Atatürk gerçekten “intikamcı” sözcüğünü kullanmıştır.

Bu sayfada değerli olan tam da budur:

kontrollü devlet adamının arkasında güçlü duyguları olan insanı da görmek.

03’ten 09’a

Anne Yeniden Karşımızda

Halâskâr Navigatörü’nün başında 03 · Kişilik Gelişimi’nde şu temayı görmüştük:

aile kayıpları → matem → anne → özel çocuk → onarma

Karşıyaka konuşmasında hayat çizgisinin diğer ucuna geliyoruz.

Artık karşıda küçük Mustafa yoktur.

Cumhurbaşkanı vardır.

Fakat annesinin mezarının bulunduğu yerde siyasi anlatı yeniden anne üzerinden kurulmaktadır.

Bu bize:

“Mustafa Kemal ülkeyi annesini kurtaramadığı için kurtardı.”

deme hakkı vermez.

Böyle mekanik bir psikolojik denklem bilimsel değildir.

Fakat Volkan–Itzkowitz’in psikobiyografide dikkat çektiği anne–vatan–onarma temasının, Mustafa Kemal’in kendi siyasi söyleminde de zaman zaman birbirine temas ettiğini söylemek mümkündür.

Bu, Navigator’ın başı ile sonu arasındaki en güçlü insanî bağlantılardan biridir.

1933 · BURSA

Gençliğe İlişkin Çok Daha Sert Bir Metin

Atatürk’e atfedilen ve “Bursa Nutku” adıyla bilinen başka bir konuşma da bu sayfada yer alabilir.

Ama Kökler sayfasında yaptığımız kaynak disiplinini burada da korumamız gerekir.

Bursa Nutku’nun kaynak durumu, Gençliğe Hitabe veya Karşıyaka konuşması kadar basit değildir.

Atatürk’ün 1933 Bursa olayları sonrasında yaptığı konuşma olarak aktarılan metin, olaydan hemen sonra yayımlanmış resmî bir stenografik metin değildir.

Metni kamuoyuna taşıyan önemli kaynaklardan biri, gazeteci Rıza Ruşen Yücer’in 1947’de yayımladığı hatırasıdır. Yücer, 1933’teki toplantıda bulunduğunu ve Atatürk’ün sözlerini not ettiğini belirtmiştir. İlk Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri derlemesinde metin bulunmamaktadır. Buna karşılık Türk Tarih Kurumu 1966’da yaptığı incelemede, sözlerin Atatürk’ün Bursa’da yaptığı konuşmadan “mealen alınmış” olduğu kanaatine vardığını bildirmiştir.

Dolayısıyla Navigator’da doğru etiket:

ATATÜRK’E ATFEDİLEN BURSA KONUŞMASI
Metin aktarımı ve kelimesi kelimesine özgünlüğü tartışmalıdır.

olmalıdır.

Böyle yazarsak hem metni gizlememiş hem de doğruluk standardını korumuş oluruz.

Bursa Nutku’nun Ana Fikri Nedir?

Metnin özünde gençlik:

Cumhuriyetin yalnız mirasçısı değil, aktif koruyucusu

olarak tarif edilir.

Gençten:

“Devlet kurumları zaten var, onlar gerekeni yapar.”

deyip kenara çekilmemesi istenir.

Metnin sertliği de buradan gelir.

Ancak burada günümüz açısından çok dikkatli bir açıklama gerekir.

Bursa Nutku’nda yer alan fiziksel müdahaleye ilişkin ifadeleri bugün doğrudan bir hukuk dışı şiddet talimatı olarak uygulamaya çevirmek doğru değildir.

Metnin tarihsel bağlamı 1933’tür; Cumhuriyetin henüz on yaşında olduğu, rejimin güvenliğine ilişkin kaygıların çok güçlü bulunduğu bir dönemdir.

Bugünün demokratik hukuk düzeninde Cumhuriyetin korunmasının temel araçları:

hukuk, demokratik katılım, ifade özgürlüğü, seçim, yargı ve anayasal kurumlar

olmalıdır.

Navigator’ın amacı tarihsel metni göstermek; onu bugünün yurttaşına şiddet çağrısına dönüştürmek değildir.

Üç Metin · Aynı Sorumluluk

Bu üç konuşma yan yana konulduğunda tonları çok farklıdır.

1925 Karşıyaka duygusal ve serttir.

1927 Gençliğe Hitabe kontrollü, sistematik ve geleceğe dönüktür.

1933 Bursa’ya atfedilen konuşma ise Cumhuriyetin aktif biçimde korunmasını öne çıkaran çok daha mücadeleci bir dildir.

Ama hepsinin altında ortak bir düşünce bulunur:

CUMHURİYET KENDİ KENDİNE YAŞAMAZ.

Bir kurum yalnız kurulduğu için sonsuza kadar sürmez.

Bir devrim yalnız kanunu yayımlandığı için toplumsal gerçekliğe dönüşmez.

Bir bağımsızlık yalnız bir kez kazanıldığı için bir daha tehdit edilmez hâle gelmez.

Bu, 07’de gördüğümüz sistem düşüncesinin son halkasıdır:

Sistemi kurmak yeterli değildir.
Sistemi yaşayacak insan da gerekir.

“Beni Görmek Demek…”

Atatürk’ün ölümünden önceki yıllarda kendisine duyulan kişisel bağlılığın fikirlerin önüne geçmesi tehlikesini gördüğünü gösteren en bilinen ifadelerinden biri şudur:

“Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek değildir.”

Sözün devamındaki ana düşünce; onun fikirlerini ve duygularını anlayanların, fiziksel varlığını görmese bile onu anlayabileceğidir.

Bu düşünce Halâskâr Navigatörü’nün kapanışı açısından çok değerlidir.

Çünkü liderin fiziksel bedeninden:

YÖNTEME

geçiş vardır.

Atatürk’ü takip etmek:

onun gibi giyinmek,

aynı sözleri tekrar etmek,

portresine bakmak

değil;

nasıl düşündüğünü, hangi problemi neden öyle çözdüğünü ve hangi değerleri korumaya çalıştığını anlamaktır.

Taklit Etmek Değil

Yöntemi Anlamak

Bu Navigator boyunca tam olarak bunu yapmaya çalıştık.

Mustafa Kemal’in:

hangi kitaba baktığını öğrenmek tek başına yeterli değildir.

Önemli olan:

Okuduğu bilgiyle ne yaptığıdır.

Çanakkale’de verdiği emri ezberlemek yeterli değildir.

Önemli olan:

Neden o anda emir beklememeyi seçtiğini anlamaktır.

Büyük Taarruz’u bilmek yeterli değildir.

Önemli olan:

Sakarya’dan sonra neden yaklaşık bir yıl beklediğini anlamaktır.

Reformların adlarını ezberlemek yeterli değildir.

Önemli olan:

neden hukuk, eğitim, alfabe, kadın, bilim ve ekonomi gibi farklı alanları tek dönüşüm sisteminin parçaları olarak gördüğünü anlamaktır.

Atatürk’ü anlamak:

SONUCU TAKLİT ETMEK DEĞİL, DÜŞÜNME YÖNTEMİNİ ÇÖZMEKTİR.

Peki Halâskâr Kim?

Navigator’ın başında cevap kolay görünüyordu:

MUSTAFA KEMAL.

Ama sona geldiğimizde cevap değişiyor.

Mustafa Kemal:

bir ülkenin kurtuluşuna liderlik etti.

Fakat Cumhuriyetin sonsuza kadar kendisinin kişisel iradesiyle korunamayacağını biliyordu.

Bu nedenle sorumluluğu gençliğe bıraktı.

Burada “Halâskâr” kelimesi tarihsel bir kişiden bir role dönüşür.

Bir ülke yeniden büyük bir krizle karşılaştığında ihtiyaç duyulan insan:

mutlaka yeni bir askerî kahraman olmayabilir.

Bir bilim insanı olabilir.

Bir öğretmen olabilir.

Bir hekim olabilir.

Bir mühendis olabilir.

Bir hâkim olabilir.

Bir işçi olabilir.

Bir asker olabilir.

Bir öğrenci olabilir.

Önemli olan unvan değil:

SORUMLULUĞU GÖRÜP ÜSTLENEBİLMEK.

Atatürk’ün Kendi Liderlik Döngüsünün Son Aşaması

Halâskâr Navigatörü’nün bütün anlatısını tek çizgide yeniden okuyalım:

KÖKLER

Mustafa’nın geldiği aile ve Rumeli çevresi.

KİŞİLİK

Kayıp, anne, baba, bağımsızlık ve onarma.

KENDİNİ İNŞA

Okul, kitap, arkadaş, eleştiri, Franklin, kişisel çalışma.

ASKER

Arazi, bilgi, zamanlama, inisiyatif, sorumluluk, karar.

ATATÜRK

Zaferi devlete, devleti kuruma, kurumu toplumsal dönüşüme çevirme.

LİDERLİĞİN İÇ MİMARİSİ

Gerçeği gör, bilgi topla, düşün, danış, karar ver, uygula, öğren.

DAĞIN KRALI

Ludwig’in karşılaştırmalı araştırmasında tarihsel sonucun ölçeği.

Ve son aşama:

EMANET ET.

Bu son aşama diğerlerinin hepsinden farklıdır.

Çünkü lider burada gücü kendine toplamıyor.

Kendisinden sonrakilere dağıtıyor.
09 · GENÇLİĞE BIRAKTIĞI GÖREV

Bu Sayfanın Sonucu

Gençliğe Hitabe’yi yalnız ezberlenecek bir tören metni olarak okursak Atatürk’ün en önemli liderlik derslerinden birini kaçırırız.

Metin esas olarak şunu söyler:

Hiçbir zafer sonsuza kadar garanti değildir.

Hiçbir kurum kendiliğinden bozulmaz değildir.

Hiçbir kuşak sorumluluğunu geçmiş kuşağın başarısına bırakamaz.

Bu düşünce Atatürk’ün bütün yaşamıyla uyumludur.

O da kendisinden önceki düzenin sorunlarının bir başkası tarafından çözülmesini beklemedi.

Gördüğü probleme müdahale etti.

Gençliğe bıraktığı görev de özünde aynıdır:

ŞARTLARIN MÜKEMMEL OLMASINI BEKLEME.
GERÇEĞİ GÖR.
SORUMLULUĞU AL.
HALÂSKÂR NAVİGATÖRÜ

Son Cümle

Mustafa doğduğunda bir Halâskâr değildi.

Matem taşıyan bir ailenin çocuğuydu.

Kendisini eğitti.

Yanıldı.

Öğrendi.

Okudu.

Savaştı.

Geri çekildi.

Bekledi.

Karar verdi.

Kazandı.

Devlet kurdu.

Toplumu değiştirdi.

Kurumlar bıraktı.

Ve Arnold Ludwig’in kendisinden habersiz başlayan küresel karşılaştırmasında, 377 ayrıntılı siyasi lider arasında PGS 31 ile en yüksek toplam skora ulaştı.

Fakat bütün bunların sonunda verdiği mesaj:

“BENİ BEKLEYİN.”

değildi.

Mesaj şuydu:

CUMHURİYET ARTIK SİZİN SORUMLULUĞUNUZDADIR.

Halâskâr Navigatörü bu nedenle bir kahraman arama aracı olarak bitmemeli.

Tam tersine:

HALÂSKÂR’I BEKLEMEMEYİ ÖĞRETEN BİR NAVİGATÖR OLARAK BİTMELİ.
⌂ KAMSAGUN